Ela Uysal Eres

Hayallerinin peşinden koş diyorlar. One life, live it! Sevdiğin şeylerle uğraş, ‘an’ı yaşa! İstemediğin görevleri, sorumlulukları kendine yük etme, hayatını bunlar uğruna hiç etme. Bir gün dönüp baktığında hepsinin boş olduğunu göreceksin ve yapamadıklarına üzüleceksin. ‘Keşke’ler yerine ‘iyi ki’ler olsun hep. Ölüm döşeğinde insanların en çok pişmanlık duydukları şeyler: Başkaları için yaşamış olmak ve sevmedikleri işlerinde çok çalışıp hayallerini gerçekleştirememiş olmakmış. Sen de onlardan biri olmayı istemezsin, öyle değil mi? Aman ha, olma!

Bu sloganvari konuşmaları her duyduğumda kafamın üzerinde dolaşan bazı soru ve düşünce baloncuklarını size anlatmadan duramayacağım. Bunun özünde kendi düşüncelerimi derleyip toplama gayreti ve isteği de var. İstek demişken… Konumuz tam olarak bu!

Siz istekleriniz üzerinde ne kadar düşünüyorsunuz bilemiyorum. Ama hemen hepimiz isteklerimizin mutluluğumuzu ne kadar etkilediğinin az çok farkındayız. Mutlulukla ilgili tüm kurgularımızın isteklerimizin gerçekleşmesiyle bağlantılı olduğunun… ‘Ah bir olsa!’larla geçen hayatlarımızın da… Üstelik günümüzde isteklerle başımız daha fazla dertte ve işimiz sanki biraz daha zor. Bilgi ve teknoloji çağı bize öyle olanaklar sunuyor ki, dünya her zaman olduğundan daha büyük, uçsuz bucaksız bir panayır haline geldi. Başımızı çevirdiğimiz her yönde “geel vatandaş!” diyen biri var gibi. Reklamlar ve medya bize hep daha fazlasını, daha idealini, daha iyisini anlatıp duruyor. Seçeneklerimiz çoğaldıkça bizler daralıyoruz. Ortalaması 80 yıl civarında olan insan ömrünü seksen katına çıkarsak bile yeterli olmayacak kadar çok yaşam tarzı, hobi, uğraş, seyahat ve satın alınacak şey var. Tabi sınırlı olan tek kaynağımız zaman değil, bir de para… Bütün bu sonsuz arz ortamı içinde kaynakları sınırlı ve sonlu bir canlı olmanın dayanılmaz zavallılığını yaşıyoruz.

Bununla kalsa iyi. Sanal dünya bize öyle bir ortam yarattı ki komşuların tavukları kaz olmakla kalmadı herkes gösterişli, altın varaklı birer vitrin inşa etti kendine. O vitrinlerde yemelerden içmelere, gezmelerden tozmalara, başarılardan başarılara koşan veya ideallerini gerçekleştiren dört dörtlük insanlar görüyoruz yalnızca. Ve kendimizden başka herkesi böylesi bir coşku içinde “hayatı deneyimlerken” izleyince de mütevazı dünyamıza bakıp “Bu işte bir terslik mi var?” diye soruyoruz. Zaten başımızdan aşkın olan yapılacak işler listesine biz de kendi güzel elceğizlerimizle gezilecek yerler, izlenecek filmler, gidilecek sergiler, tadılacak yiyecekler listeleri ekleyip “mutluluğun koşulu”na koşul katıyoruz. Ve ölmeden önce yapılması gerekenler listesi öyle uzuyor ki, belki de bu yüzden yaşlanmaktan, ölümden daha çok korkuyor ve buna karşı da nafile bir uğraş içine giriyoruz. Yetmişbeş yaşında yolun yarısında olacağımıza inanmaya çabalıyoruz.

Peki ya ailemizden, eşimizden, çocuğumuzdan, patronumuzdan, çalışanımızdan beklentilerimiz… Her şeyin idealize edildiği, ölçüp biçildiği, performansa dayalı bir dünyada herkes birbirine sağladıklarına göre değer kazanıyor. İyi aile olmayı sınavlarda yüksek puan alabilen bir çocuk yetiştirmeye, iyi eş olmayı bazı finansal verilere, iyi insan olmayı yerine getirdiğimiz görevlere, iyi çalışan olmayı gerçekleştirilen kar hedeflerine göre belirliyoruz. Hayatta herkesin kendince bir değer üretmesi ve bunun için bir çaba harcaması gerektiğine itirazım yok. Ama değerlerin tanımına bakmadığımızda en azından bordromuzdaki rakamların bizi neden mutlu etmediğine şaşmamak gerek.

Bir soru daha. Ne kadar dolu dolu yaşarsak yaşayalım acaba günün birinde, “Ben yaşamdaki tüm amaçlarımı ve misyonumu gerçekleştirdim,” diyebilecek miyiz? Veya varsayalım istek listesi başarıyla tamamlandı, “artık mutluyum” dediğimiz bir an gelecek ve biz esasında bütün ömrümüzü o an için mi yaşamış olacağız? Bunun iyi bir fikir olduğunu sanmıyorum ama yine de sorgulamadan kenara bırakmak istemem.

Bu gibi soruları soran ilk ben değilim elbette. Neyse ki değilim! Bu sayede, bazı hazır yanıtlar işimi kolaylaştırıyor. Örneğin, Buddha buna benzer soruları iki bin beş yüz yıl kadar önce sordu. Verdiği cevaplar çok esaslıydı, çünkü insan doğasını öyle iyi gözlemledi ki çok açık bir harita ortaya koymayı başardı önümüze.  Sadece bununla kalmıyor, çözüm de öneriyordu üstelik. Yüzlerce yıl sonra modern psikoloji bilimi (evrim psikolojisi) de Buddha’yı doğrulayacaktı. Buddha demişti ki,

  • İnsanoğlu tatminsizdir sürekli acı çeker. (Kişi doğrudan acı çekmiyor olabilir ama tatminsizdir ve her gerçekleşen isteğin yerine yenisini bulur)
  • Acı çekmenin nedeni bağlanmaktır. (Hazzın ve mutluluğun geçici olduğunu bildiğimiz halde devam etmesi için uğraşırız)

Peki tatminsizliğimiz ve hazların geçici oluşu nereden geliyor? Neden doğamız böyle? Neden her gerçekleşen istek yerine yenisini doğuruyor? Bu sorulara makul yanıtlar evrim psikolojisinden geliyor.

Esas amacımız hayatta kalmak ve genlerimizi yeni kuşaklara aktarmak ise sistemin buna uygun şekilde işlemesi gerekir. Tüm davranışlarımızın temelinde bu motivasyon vardır. Beslenmek bu işe yarar, seks bu işe yarar, sosyal statü bu işe yarar (primatlarda bile sosyal statü kaygısı vardı). Soyun devamı için şu üç temel prensip gerçekleşirse beynin çalışması genlerin devamına hizmet edebilir.

  1. Amacına ulaştığında haz almalıdır (ödül olarak). Bu hareketin tekrarlanması için gereklidir.
  2. Haz hızlı tükenmelidir ki yeniden harekete geçebilsin. Örneğin seks yaptıktan sonra onun ne kadar harika olduğunu çok uzun süre düşünüp rehavete kapılırsa aynı türden başka bir hayvan daha fazla gen aktararak avantajlı hale geçebilir.
  3. Hazzın geçiciliğine değil hazzın kendisine odaklanmalıdır. Eğer hazza odaklanırsanız o hedefe ulaşırsınız, bu haz nasıl olsa çok kısa sürecek derseniz neden çaba harcayasınız ki?

Bu durumda haz geçici, tatminsizlik kalıcıdır. Çünkü biz hazzın geçiciliğini göremez ve onun peşinde koşar dururuz. E peki o zaman, evrimsel amaçlarımız mutluluğumuza hizmet etmiyor mu? Mutluluk eğer bizi motive edecekse gereklidir. Acı veya tatminsizlik motive edecekse o zaman onun ön plana geçmesinde evrim açısından bir sakınca yoktur. Bizim kollarımızı bağlayıp huzur içinde bir köşede oturmamız, hayatta kalma ve soyu devam ettirme açısından avantajlı değildir. Eğer rehavete kapılırsak savaşı kaybedebiliriz. Bu riski almaktansa mutsuz olmamızda bir sorun yoktur.

Buddha da insan doğasındaki bu olguyu fark etmişti. Peki bunun karşısında çaresiz miyiz? Buddha öyle olmadığımızı düşünenlerdendi. Onun önerisi yolda arabaların önüne atlamamız değildi elbette. Hatta çoğu zaman sanılanın aksine isteklerden vazgeçmek, hayattan kopmak da değildi. Burada basit bir akıl yürütme yapıyorum. Çünkü isteklerden vazgeçmek istemek de bir istektir. Buddha bunun için meditasyon denen yöntemi kullandı. Bizi acılar karşısında rahatlatacak olan meditasyona “bir fark etme çalışması” diyebiliriz. Şimdilerde adını sıklıkla “mindfulness” olarak da duyuyorsunuz. Yani acıdan ve tatminsizlikten kaçmadan onu kabul et, yargılamadan gözlemle, izle, onunla mücadele etme. Tüm duyularını ve düşünce akışını sadece izle. Bunu yaptıkça hiçbir şey rahatsızlık vermemeye başlayacak. Buddha burada insan doğasının bir başka özelliğini kullandı. İnsanın olumlu veya olumsuz durumlara alışma ve uyumlanma özelliğini. Karşılaştığımız çok iyi ve çok kötü olaylar karşısında dahi zaman içinde duyarsızlaşırız. Hayal ettiğimiz o arabayı aldığımızda duyduğumuz ilk heyecanı koruyamadığımız gibi, çok sevdiğimiz bir yakınımızı kaybetmenin acısına da bir süre sonra alışırız. Bunu bilinçli bir çalışma metoduna dönüştürmüş oldu Buddha. Bugün davranışçı terapistlerin de uygulamaları buna dayanır. Bu keşif gerçekten bana dahiyane geliyor. Bir tür “zihin izlemesiyle” doğal seçilime karşı duruş. Ve aydınlanma denilen, o çok zor gibi görünen şey belki de sandığımız kadar zor değil böyle baktığımızda…

Şimdi kamerayı kendi küçük hayatlarımıza çevirelim. Bu dünyanın nimetlerinden faydalanmaya çalışıyorkenki telaşımıza, kaygılarımıza bakalım. İşimizde gücümüzde, günlük yaşamın debdebesindeyken içimizden “hayatını yaşa”, “hayallerinden vazgeçme” diye fısıldayan o sese kulak verelim. Artık biliyoruz ki o sesin vadettiği mutluluk kadar, o sesi yok saymak da bir yanılsamadır. Ve bunu fark ettiğimiz noktada, bir orta yol bulmak zorundayız diye düşünüyorum. İstemenin doğasını anladıktan sonra işimiz daha kolay. İstekler uğrunda çaba harcarken onların esiri olmamayı hatırlatabiliriz kendimize. İsteklerimiz gerçekleşmediğinde veya elimizden daha fazlası gelmediğinde acı çekmemeyi, bozulmamayı öğrenmek mümkün. Bu, bir kararla aniden gerçekleşmeyebilir ama bir kararla başlayabilir.

Bu yüzden her gün göreceğim şekilde kendime mesajımdır:

“İsteklerin karşısında uyanık ol!”

 

 

 

Bir Yorum Yazın