Berkay Akbudak

 

Filmlerinin büyüklüğü, kalıcı eser bırakabilmeye dair üstün yeteneği, filme çekilmesi zor projeleri yenilmeden, yıkılmadan dev bir iradeyle gerçekleştirmesi nedeniyle sinema tarihinin gelmiş geçmiş en büyük sanatçılarından biri olduğu halde, sessizliğini şiddetle koruması ve sırlarla dolu bir kişilik olmasına rağmen hakkında en çok konuşulan, filmlerine neredeyse hiç olumsuz laf edilmese bile tanıdık tanımadık (ailesi dahil) herkes tarafından nefret edilen ve bu durumu iyi film çekmek için bir fedakarlık olarak gördüğüne inandığım Stanley Kubrick, New York yerlisi bir babanın oğlu olarak 26 Temmuz 1928 senesinde büyük elmanın göbeği Manhattan’da doğar. Avusturyalı, Romanyalı ve Rus yahudisi kırması büyük atalarının yeni dünyaya göçmeleri sonucu, standart dışı bir Amerikandır.

Akıllı uslu bir çocuk olmasına rağmen okulun kötü ve silik öğrencilerinden olan Stanley, kendini ancak, yetenek ve zekasını satranca bulaştırınca gösterebilir. Satranca olan bu ilgisi ve oyundaki üstün başarısı sanatı için ileride çok işine yarayacaktır.

Onu satrançla tanıştıran babasının ikinci büyük hamlesi 13. doğum gününde oğluna bir fotoğraf makinesi almasıdır. New York’un her muhitinde sürekli fotoğraf çekmeye başlayan genç adam, bu fotoğraflardan biri ünlü Look Magazine’de yayınlanınca, 17 yaşında bu dergide işe başlar.

Fotoğrafçılıktan sinemaya

Profesyonel fotoğrafçılık mesaisi boyunca kadraj, pozlama, aydınlatma, yerleştirme gibi konularda iyice uzmanlaşan ve film seyretmeye aşırı düşkün çocuk artık bir filmci olmaya karar vermiştir. Biriktirdiği paralarla kısa kısa belgeseller ve haber filmleri çekmeye başlayarak yönetmen olur. Yatırımcıların dikkatini çeken bu filmler sayesinde, 1953 yılında ilk sinema filmi Fear And Desire’ı çeker. Daha sonra reddedeceği bu 62 dakikalık filmin sağ kalan tek kopyası hala New York’ta, Kodak tarafından bir depoda tutulmakta ve Kubrick vakfının özel izniyle görülebilmektedir. Daha ilk atışıyla, oluşturacağı Kubrick efsanesi tahtasına garip sıfatını yapıştırır.

Sonraki yıllar arka arkaya çekeceği iki film, Killer’s Kiss (1955) ve The Killing (1956) yönetmene büyük denizlerin dalgasına yelken açacağı geminin ehliyetini verir. Bu değerli ehliyetle çıktığı ilk büyük sefer, her dönemin devi (hem büyük sanatçı, hem büyük aktivist bir muhalif olarak) Kirk Douglas’lı Paths Of Glory (1957) filmi olacaktır. Bu büyük ortaklığın büyük başarısı elindeki büyük projeyle yapımcılığa oturan Douglas’ın, yönetmesi için üç yıl sonra Kubrick’in kapısını çalmasıyla efsaneye dönüşür: Spartacus (1960).

Neredeyse bütçesiz olduğu için çekim mekanlarından izin alınmadan tam bir gerilla eylemiyle çekilen ikinci filmi Killer’s Kiss için hala yönetmenliğinden tatmin olmayan Kubrick, bu muhteşem filme öğrenci filmi diyecek kadar acımasız ve sabırlıdır. Kendi özgün senaryosundan çektiği bu öğrenci filmi Locarno Film Festivali’nde en iyi yönetmen ödülünü alır. Film, konusu kısaca başarısız bir boksörün son birkaç günde yaşadığı ilgi çekici hayatın bir kesiti olarak özetlenebilir.

Bu filmle biraz daha adı duyulan ve güçlenen Kubrick, dönemin en büyük aktörlerinden Sterling Hayden’in başrolünde olduğu, Lionel White’ın 2. lig romanından uyarladığı, at yarışı bahisleri ve kanlı hesaplaşmaların yapıldığı bir dünyayı özetleyen The Killing’le uzaya tırmanmaya devam eder. Filmini doğrusal sıralı (linear) olan klasik teknikle değil, kronolojisi bozuk (non-linear) olarak kurguladığı için anlaşılmaz gerekçesiyle yapımcısından veto yiyince çok daha karmaşık bir kurguyla sıralı yapıp daha da anlaşılmaz olarak ortaya koyan Kubrick bu sayede filmin ilk halini piyasaya sürmeyi başarır. Yönetmenin bu inadı kendisinin, kırk yıl sonranın filmi Pulp Fiction’ın (1994) formül babası olduğunu unutturacak kadar eskidir. Picasso’nun da dediği gibi iyi sanatçılar kopyalar, büyük sanatçılar çalar.

The Killing’i izleyip çok beğenen Kirk Douglas, Kubrick’ten gelen Paths Of Glory teklifini düşünmeden kabul eder.

Humphrey Cobb’un aynı adlı romanından Kubrick’in senaryolaştırdığı film, askerlerine ölüm emri veren komutanın bu ölüme en önde gitmesi gereken kişi olmasını, şehitlik dileyen kişilerin bu mertebeye öncelikle ve samimiyetle kendilerinin talip olmayıp zengin sofralarında salyalı kahkalar atmalarının vatan hainliği olduğunu anlatan epik bir 1. Dünya Savaşı filmidir.

Filmden 10 yıl sonra yapılmış bir röportajda Kubrick, bir filmin ölümsüz olduğunu görebilmek için 50 yıl geçmesi gerekir, bu film için ise geçen süre yeterlidir, demiştir (Film, bugün 60 yaşında ve ölümsüzdür).

Mükemmeliyetçiliğinin klinik seviyede olduğu ilk kez bu filmin finaline doğru, uzun bir yemek sahnesini 68 kez çekmesiyle teşhis edilir. Sahne için onlarca kez kızarmış ördek hazırlayan ekip ve bunu tecrübe eden oyuncular emsal olmuş, diğer ekip ve oyuncuların yönetmenden korkar olmasına sebep olmuştur ve Tom Cruise’un doğmasına daha 5 sene vardır. Film, savaş karşıtı olması sebebiyle Franco böceği tarafından yasaklanmış ancak 1986 yılında İspanya’da perdeye çıkmıştır. Fransız ordusunu kötü gösterdiği için Fransa’da, bu ülkeyle aynı fikirde oldukları için uzun yıllar İsviçre ve Belçika’da da yasaklanmıştır.

Önceki filmlerinde aynı zamanda görüntü yönetmeni olarak da çalışan Kubrick artık sendika üyesi olduğu için bu filmde bunu yapamaz ve efsanenin başka bir bölümünü oluşturan görüntü yönetmenleri ile büyük kavgaları Paths Of Glory ile başlar.

Kirk Douglas-Kubrick işbirliği

Bu filmi kendisine teklif eden ve müthiş iş çıkardığı için maddi manevi üstleneceği yeni filminde bu sefer kendisi Kubrick’e giden Kirk Douglas’la birlikteliğinden bir başka ölümsüz eser doğar.

Howard Fast’ın romanından aynı adla uyarlanan, Nazım’ın da yakın dostu olan Fast’ın Amerikan Komünist Partisi’nden yoldaşı üstün insan Dalton Trumbo[1]’nun yazdığı senaryodan çekilen Spartacus aynı zamanda içeriğine paralel olarak alınan muhalif tavrın da sert bir gövde gösterisidir. Hem Fast hem Trumbo fişli, hapse girmiş çıkmış, faşizmin balçık sularında boğulmak istenmiş ama birlikteliğin gücüyle dimdik ayakta kalmış onlarca sanatçıdan ikisidir. Bu sanatçılarla flört eden dönemin en ünlü, en sevilen, en güçlü starlarından Kirk Douglas’ın yaptıkları ise üç sene önce hoca efendi diye göz yalarken şimdi saraylarda kahvaltı edebilmek için başkent sokaklarına mendil açan starların yaptıklarına benzemez.

Spartacus, üstün Peter Ustinov’a (kendileri kimsenin çekmeye cesaret edemediği İnce Memed’i yakın arkadaşı Yaşar Kemal’in şahsına özel onayıyla filme çekendir) en iyi yardımcı erkek oyuncu, en iyi sanat yönetmenliği, en iyi kostüm tasarımı ve görüntü yönetmeni kavgasının en üstlerde yaşandığı Russell Metty’ye, Stanley’nin sen hiçbir şeye karışma sadece git otur dediği ama jenerikte (mecburen) Russell’ın adı yazdığı için en iyi görüntü yönetmeni Oscar’ı dahil 4 adet kazandıran 3 saat 17 dakikalık bir filmdir.

Vahşi diktatörlere karşı, en büyük hak olan özgürlükleri için canları pahasına dövüşen kölelerin hikayesi diye kısacık bir cümleyle özetlenebilecek kadar büyük bir filmdir. Kubrick arenada, Sir Peter Ustinov’un bile tek başına yeteceği oyuncu kadrosunda başta Kirk Douglas, Sir Laurence Olivier, Tony Curtis ve Charles Laughton gibi devlerin olduğu bir takımı yönetmiştir.

Filmin jeneriğine dönemin iki “azılı” ismini (Fast/Trumbo) çırılçıplak yazarak faşizmin kara pencerelerinden birini, camlarını aydınlığa kırarcasına kapattıkları bu film sanat için olduğu kadar siyaset için de değerlidir. Dönemin en yıldızlı faşisti John Wayne’in komünist propaganda yapılıyor diye mahkeme mahkeme dolaştığı sıralarda 4 Oscar ve büyük bir gişeyle klasikleşerek Wayne’in şerifi olduğu kasabaya aydınlık getirir. Trumbo’nun ise John Wayne sapığının ait olduğu McCarthycilerle kudurun diye dalga geçtiği rivayet edilir.

İşsizlik krizi ve işçilerin hakları için, sömürülmemeleri için mücadele ettiği bir dönemde yoldaşlarını ispiyonlamayı reddetmesinden sebep içeri giren Fast’ın hapiste yazdığı romanın film uyarlamasında tam 10500 işçiye istihdam sağlanmıştır.

Bu koca ve ağır destandan sonra Marlon Brando’lu One Eyed Jacks (1961) adlı western filmine yeni proje olarak başlayan Kubrick, projedeki her fikre her kişiye karşı çıkıp asla anlaşamadığı için projeyi hatta Hollywood ormanlarını bir daha dönmemek üzere terk ederek İngiltere’ye yerleşir. Ortada kalan filmi Brando kendisi yönetir.

İngiltere yılları

Yeni memleketinde ilk işi, yine çılgın bir roman olarak çığır yırtan Nabokov’un Lolita’sını (1962) filme çekmek olur. Oturup senaryoyu da kendi yazan Nabokov en iyi senaryo dalında Oscar adayı olur. Ödülü ise bir başka dev romandan uyarlanan To Kill A Mocking Bird senaryosuyla Horton Foote alır. Film Venedik Film Festivali’nde büyük ödüle aday olur, burda da ödülü Tarkovsky’nin Ivanovo Detstvo filmine kaptırır.

Lolita, bilinen hikayesiyle akademisyen bir profesörün 15 yaşında (kitapta 12) bir kız çocuğuna kendince masum tutkusunu anlatır. Prof. Humbert Humbert’i muhteşem oynayan James Mason’un yanında kendisi için küçük ama insanlık için çok etkili bir rolde oynayan Peter Sellers da vardır. Lolita’yı oynayan Sue Lyon ise yaşı tutmadığı için ilk çıktığında filmi görememiştir.

Kubrick, her gün çekimlerden sonra at binmeye giden Sue’ya eğer düşerse yüzünü mutlaka korumasını, yaralamamasını söyleyecek kadar oyuncusunu düşünen ince bir yönetmendir. Peter Sellers filmde az gözükse de James Mason’dan rol çalıp asıl ilgiyi toplayan kişi olmuş ve tamamını doğaçlama oynadığı rolüyle ilk büyük dikkati çekmiştir.Filmin çekimlerini engellemek adına tün gücünü kullanan Walt Disney yobazı ise görüldüğü üzere başarılı olamamıştır.

Kubrick, sonraki projesi için Peter George adlı yazarın Red Alert romanını Dr. Strangelove Or How I Learned To Stop Worrying And Love The Bomb (1964) diye garip isimli bir filme dönüştürür. Film, en iyi film, en iyi erkek oyuncu, en iyi yönetmen ve en iyi senaryo dallarında Oscar adaylıkları alır.

En zirve anlarını yaşayan soğuk savaşın ortasına bir hiciv bombası atmak niyetini taşıyan bu film, bir yüksek rütbeli subayın, çeşitli ülkelerden politikacı ve askerle dolu bir odada nükleer savaş başlatmak üzere “çılgınca” planlarına dair bir hikayedir. Öyle zirve ve öyle çılgınca şeyler olur ki, Grönland üzerinde havadan çekim yapan ekip farkında olmadan (?) bir Amerikan askeri üssünü görüntüler. Uçakları zorla indirilen ekip uzun süre Sovyet ajanlığı (?) suçlamasıyla sorgulanır. Bir başka örnekte ise, filmin bir yerinde Dallas’ta çok eğlenilir, harika vakit geçirilir repliğindeki Dallas sonradan dublajla Las Vegas diye değiştirilir. Maalesef sayın başkan Kennedy o günlerde Dallas’ta vurulup öldürülür.

Peter Selers üç ayrı karakteri calandırmış, üçünün de sahnelerini yine doğaçlamıştır. Yönetmenin bu filmle ikinci kez çalıştığı, komünistlerden korkan paranoyak bir generali canlandıran Sterling Hayden ise o dönemde fişek gibi bir Amerikan Komünist Partisi üyesidir.

1995 senesinde yapımcı olarak Son Of Strangelove adıyla devam filmini planlayan Kubrick yönetmenliğe benzersiz Terry Gilliam’ı getirir. Senaryo hiçbir zaman tamamlanmaz.

Dünyanın o dönem içinde olduğu gerçeği, bu halin geleceği sosyo-kültürel ve ekonomik olarak (olumsuz) etkileyeceğini çok iyi bilen yönetmen, filmiyle bu aç köpek gibi soluyan paranoyaya ve buna sebep olan tüm dinamiklerin içini boşaltıp hakettiği tepkiyi vererek filmi izleyen kitle üzerinde toplum bilinci ve duyarlık yaratmayı amaçlayan yüz binlerce sanatçıdan biridir.

Bu gayet ciddi politik komedi filmi biter bitmez, önemli bir yazar olan Arthur C. Clarke ile görüşen Kubrick bu toplantıda yazara, gel seninle dünya üzerinde bir tanecik de olsa iyi bir bilim kurgu filmi yapalım, der. O ilk toplantıdan 4 sene sonra piyasaya çıkan 2001: A Space Odyssey (1968) filmi en iyi görsel efekt dalında Oscar’ı alır, en iyi yönetmen ve en iyi senaryoda ise Kubrick ve Clarke’ı adaylıkta bırakır.

Tam da yeni yeni adı konmaya başlanan, tarifi formülü doğru düzgün yeni çıkarılan saykedelik akım özellikleri ağır basan, artık efsaneye dönmüş, kırklara karışmış bu film, insanın doğum, yaşam, ölüm, varoluş, uzayda (ruhen) hacim sahibi olma gibi somut tarifi zor konuları 2,5 saatte bir film olarak hem de gayet renkli olarak verebiliyor. Kubrick bu filmle en iyi bilim kurgu filmini yapma vaadini karşılamakla kalmıyor, tüm sanatlar içinde binlerce yıllık eser birikimi arasında en iyi örneklerden birini sunuyor. Film, sinema tekniği standartlarını güncelleyen bir başyapıttır.

Film, atalarımız maymunların su ve yiyecek gibi temel yaşam maddeleri için kavga ederken kullandıkları kemiğin ilk cinayet aracı oluşu ile içlerinden birinin o kemiği havaya atması ve kurgu esprisiyle kemiğin bir nükleer rokete dönüşmesi, yani insanlığın son cinayet aracına dönüşmesiyle başlayarak mesajını daha 5. dakikada verir.

Filmin ilk gösteriminde onlarca insan salonu terk eder. Bunlardan biri olan Rock Hudson çıkarken bu film neden bahsediyor, diye sorar, Arthur C. Clarke ise eğer herkes filmi tamamen anladıysa hata etmişizdir, filmin bir cevaptan çok bir soru olmasını amaçladık, der.

Değerli kişilik Carl Sagan’ın danışmanlık yaptığı, insan evladının ilk kez Ay’a ayak basmasından bir sene önce çıkan bu film, aslında tüm bu Ay’a gidişin Sovyetler’e karşı uzay savaşında bir zafer tasviri oluşturmak için filmden arta kalan görüntülerle oluşturulan Ay’a ayak basma haber filminin de Kubrick tarafından uydurma yapıldığı teorisinin sebebidir. Bu şüpheler günümüzde hala geçerli.

Filmdeki tüm efektler ve dekor tasarımıyla tek tek ve tek başına ilgilenen yönetmen, filmin bu dalda kazandığı Oscar’ın da gerçek sahibidir.

İzleyici, filmde sık sık kullanılan, Zerdüştlük inancının sembolleri güneş ve hilalden, çalan müziğin Strauss’un “Böyle Buyurdu Zerdüşt” eserine ve Nietzsche’nin Tanrı öldü dediği aynı adlı kitabına kadar geniş bir zincirleme reaksiyona maruz kalır. Tanrı’nın ölümü ile insanın yaradılışı fikirleri filmin en büyük dertlerinden ikisidir.

Özellikle efektler için fizikçiler, optik bilimcilerle çalışan yönetmen, yazılı olmayan sanat kuralları içinde en sıkısı olan bilimle hareket etme kuralına en sadık yönetmendir. O yüzden en iyisidir.

Filme özgün müzik yapması için gencecik ve yepyeni Pink Floyd’a ulaşılır fakat programları uyuşmadığı için grubun sonraki yıllarda duyulan “Echoes” adlı eseri bu filme yazılmasına rağmen kullanılmaz. Bir yandan bilim adamlarıyla bir yandan gencecik müzisyenlerle çalışıp duran Kubrick hem senaryo yazım aşamasında hem de filmin çekimlerinde birkaç dünya satranç şampiyonundan da yardım alır.

Kubrick, filmin oyuncularından sayılan HAL 9000 adlı yapay zekanın katil olacak kadar kötüleşeceğini göstererek günümüzün teknolojik karamsarlığını çok erken öngörür. David Bowie’nin filmden bir sene sonra çıkıp patlama yaratan “Space Oddity” şarkısını yazdıran HAL ise o yıllarda gelişmekte olan bilgisayar icadının en büyük mimarı olan IBM’in birer harf öncesi sıralanarak oluşturulmuştur. Katil olarak çizilmiş bu karakteri esinleyen şirketin ürünleri ise para karşılığı filmde kullanılmıştır.

Kültür skandallarının mimarı

Filmlerinde çalışan herkesin (özellikle oyuncu ve görüntü yönetmeni) kendisinden nefret ettiği, bir daha asla çalışmam dediği ama gelin görün ki en iyi işlerine imza attığı yönetmenin bir sonraki filmi A Clockwork Orange’tır (1971). Anthony Burgess’in çarpıcı romanından uyarlanan bu filmle, Lolita’da cinsellik üzerine skandal yaratmayı başarmış Kubrick daha da ileri giderek cinselliğin yanına şiddeti de ekleyip yeni ve daha büyük bir kültür skandalı yaratır. En iyi film, yönetmen, senaryo ile Kubrick’e 3, kurguyla birlikte toplam 4 Oscar adaylığı ve Venedik Film Festivali’nde özel bir ödül alan film, sansürü ile ünlü memleketimde 25 sene sonra gösterime girebilmiştir. Yapıldığı sene memleketim 12 Mart sonrası üniversite öğrencilerini delik deşik etme ve asma ile meşguldür, filmle uğraşacak vakti yoktur. Sonra bakarız denilmiş aradan 25 yıl geçmiştir, o çocuklar bir 25 yıl daha delik deşik edilmiştir.

Film, Londra sokaklarını çetesiyle turlayan Alex’in (Malcolm McDowell’ın muhteşem oyunuyla) şiddet, gasp, tecavüz gibi suçlardan yakalanıp, bu tip insanları rehabilite etme amacıyla geliştirilen metodun deneği olmayı kabul etmesi, fakat kraliçenin topraklarını adam etme ve ahlaki boyama çabalarının ters tepmesini anlatır. Bir bilim kurgu distopya hikayesi olan film gelecekte, 1980 senesinde geçer. Biz anlatılan o gelecekte de yine yeniden bir darbeyle meşgul olacağız.

İlk kez 1965 senesinde dönemin popstar balonu Andy Warhol tarafından, harcanan tüm para ve nefesin boşa gitmesiyle çekilen filmin bu yeni uyarlamasında Alex’e saatlerce zorla porno ve şiddet filmleri izletilmesi, ıssız, tekinsiz Londra sokakları, entelektüel sanatçı çiftin evine yapılan saldırı, kesintisiz 28 dakika çekilen ve hızlandırılarak 4 dakikaya kısalan, Bethoveen’ın eşlik ettiği orci gibi unutulmaz sahneler vardır.

Mükemmelliyetçiliği ile kötü üne sahip Kubrick daha önce 66 tekrar (Spartacus) olan çekim sayısı rekorunu bu filmin final sahnesini 74 kez çekerek kırar.

Filmdeki cinayetlerden ikisi daha sonra gerçek hayatta tekrarlanır. Alex’in kostümünü giyen bir psikopat 16 yaşında bir kıza tecavüz ettikten sonra kızı vahşice döverek öldürür. Bu gibi olaylar sebebiyle Kubrick, yayınlanmasından iki sene sonra filmi başta kendi ve ailesinin güvenliği için piyasalardan çeker. Ömrünün sonuna kadar bu film yüzünden ölüm tehditleri almaya devam eder. Film, ancak yönetmenin ölümünden bir sene sonra (2000) Birleşik Krallık’ta tekrar serbest olur. Sansürün en utanç verici hali bazı kişilerin, medyanın da gazıyla yönetmeni ahlaksız buldukları için ölümle tehdit etmeleridir. Sansür politiktir.

Acil paraya ihtiyacı olduğu bir dönemde Burgess, kitabının film haklarını 500 USD karşılığı Mick Jagger’a satar. The Rolling Stones’u filmin çetesi olarak kurgulamak isteyen Jagger bunu yapamayacağını anlayınca film hakkını aldığının kat kat fazlasına satar.

Klasik eserleri, ilk icad edildiği günden başlayarak sintizayzır ile yorumlayan müzisyen Walter Carlos özellikle bu filmdeki Bethoveen yorumları ile dünya çapında dikkat çeker. Filmin tüm müzikal çalışmasını tek başına sırtlayan Walter beyefendi film piyasaya çıktığında artık Wendy Carlos’tur. Kendisi büyük besteci ve yorumcu bir hanımefendidir.

Ezberlenmiş, reflekse dönüşmüş, içi çürümüş, kabuğu küflenmiş, dayatma ahlaka karşı çıkış manifestosu olarak modern kültür, din ve eğitim politikalarının suratına bir tükürüş filmi olan A Clockwork Orange’dan sonra Kubrick, 1975 senesinde yine bir roman uyarlaması olan o senenin başyapıtı Barry Lyndon’ı çeker. Bu filmle 4 Oscar adaylığı geleneğini sürdürmeyip adaylığı 7’ye çıkarır. Hollywood’un ahlak köpeği baronları tarafından sevilmeyen bu gönüllü sürgün adam en iyi yönetmen, en iyi senaryo, en iyi film dallarından yine hiçbirini alamaz, alamaz değil de vermezler. Diğer 4’ünü ise verirler.

1700’lerin İngiltere’sinde kendini soylu gibi tanıtıp bunu tüm gerçek soylulara yutturup, sonunda bir aristokrat kadınla evlenip kadının tüm nüfuzuna sahip olan bir adamın uzun süren yaşamının uzun sürede (3 saat 5 dakika) anlatıldığı filmde başrolü Love Story’nin (1970) tatlı çocuğu Ryan O’Neal oynamaktadır.

Sinema tarihinin gelmiş geçmiş en önemli teknik çalışmalarından birinin uygulandığı film bir sanat tarihi dersidir. Filmin geçtiği dönemde elektriğin henüz bulunmamış olmasından dolayı elektrikli aydınlatma kullanmamaya karar veren Kubrick, filmini dönemin aydınlatma malzemeleri olan (film için özel üretilen) mum ve meşalelerle ışıklandırmıştır. Filmin görüntü yönetmenliğini üstlenen ve esere büyük değer katıp Oscar kazanan John Alcott’un işçiliği ise unutulmazdır. Film kimyası için yeterli olmayan mum ışığı filmi pozlayabilsin diye Zeiss firmasının NASA için özel ürettiği 50mm’lik lens kullanılır (Fotoğraf meraklıları için not: f/0.7).

İrlanda’da çekilmeye başlanan film, İrlanda topraklarında İngiliz askerlerini filme alan Kubrick’in bu sebeple IRA tarafından ölüm listesine alındığı duyulunca İngiltere’ye taşınır. Başta filmin geçtiği dönemin en büyük ressamlarından Thomas Gainsborough olmak üzere büyük ustaların eserleri filmde neredeyse birebir canlandırılır. Barry’nin evleneceği kadınla tanışma sahnesini 103 tekrar alarak çeken Kubrick aşılması zor bir rekor daha kırar. Çekimlerden aylar önce kadın oyuncularına dönemin beyaz tenliliğini yaşatmak için güneşe çıkmayı yasaklayacak kadar güç sahibi bir filmci olmak istisnai olsa gerek.

1960’ların sonunda Napoleon ile ilgili bir film için ekibiyle birlikte araştırmaya giren Stanley Kubrick (kendi ifadesiyle) Napoleon hakkında birkaç yüz kitap okur. Proje, dev bütçesi ve çekim zorlukları yüzünden ertelenince A Clockwork Orange’ı çeken Kubrick, Napoleon’a çalışırken yaptığı derin 18. yüzyıl araştırmalarının bütün birikimini Barry Lyndon için kullanır. Sanat ve bilimde hiçbir emek boşa gitmez, her bilgi küçük büyük mutlaka bir işe yarar, kaynağı doğru her bilgi değerlidir.

Cinnet’ten Vietnam’a

300 gün süren çekmler sonucu bitirilen bu pahalı ve dertli film Kubrick’i ve patron Warner biraderleri finansal olarak tatmin etmeyince sıradaki film adayı olan Napoleon tamamen tarih olur. Onun yerine setlere beş sene ara verip deliliğine delilik katan Kubrick 1980 senesinde, Türkçe’ye Cinnet diye çevrilen Stephen King’in The Shining romanını filme uyarlar.

Sette çok zor olduğu söylenen Jack Nicholson, Kubrick yönetiminde bu filmde çalışınca sette zor olmak nedir görmüş, dersini almıştır. Hemen her biçimde eser veren Kubrick, yeni romanını yazmak için fırsat olarak gördüğü kapalı sezonda bomboş olan bir otele bekçilik etmesi için ailesiyle kış boyu yaşamak üzere yerleşen bir aile babasının otel tarafından nasıl yavaş yavaş ele geçirilip aklını yitirdiğine dair muazzam ve çok korkunç bir film çeker. Stephen King filmden hiç hoşlanmamış, Kubrick’ten nefret etmiş ve yıllar sonra (1997) kendi senaryosuyla 3 bölümlük bir mini dizi hazırlayarak ukdesini öldürmüş, kendini tatmin etmiştir.

The Shining’in çekimlerinde 1.3 milyon feet film pozlanmıştır (negatif film tekniğinde filmin uzunluk birimi feettir). Bitmiş filmin süresi 146 dakikadır. Hesap sonucu Kubrick çektiği filmin %1’inden daha azını kullanmıştır. İstatistiğe göre 102’ye 1 kullanım oranı çıkıyor[2]. (Türkiye dahil genel standart 10’a ya da 5’e 1’dir.) Bu hesapla yaptığı tekrar çekimlerin çokluğu hayal edilebilir.

Dönemin Hollywood sansür kurallarınca bir filmin fragmanında asla kan gösterilemezken The Shining’in fragmanı asansörlerden koridora boşalan bir kan nehri ile başlar. Yönetmenin kurul üyelerini o kan değil paslı su diyerek inandırması bizlere gösteriyor ki sansürcüler birkaç geri zekalı işlevsiz memurdur.

Jack Nicholson’un karısını odada kıstırıp, kapıyı baltayla kırıp içeri bağırmasıyla sinema tarihinin en unutulmaz 10-15 sahnesinden birinin çekimleri tam üç (3) gün ve atmış (60) kapıya malolmuştur. Kubrick dükkanının küçük giderleri.

Kubrick’in set aralarında, sevdiği çok az filmden biri olan David Lynch’in ilk uzun metrajı Eraserhead (1977) filmini The Shining’in dinamiği olsun diye ekibe ve oyuculara sürekli izletmesi bile tek başına delirme sebebiyken bir sahne için 127 kez tekrar alan Stanley bu sefer Guinness Rekorlar Kitabı’na kaydedilir.

Araya koca 7 yıl koyup, alamayacağı en iyi senaryo Oscar’ına aday olduğu Full Metal Jacket (1987) filmini çeker. Her kulvarda film çektik bir leylek kaldı diyerek bir tane de Vietnam Savaşı filmi çeken Kubrick’in bu filmi, bir sene önceki, muhalif diye yutturulan ajan provokatör Oliver Stone’un gizli yalak Platoon filmine hiç benzemez çünkü Kubrick’inkinde neredeyse hiç (hiç) pis, iğrenç, köylü, adi Vietnamlı yoktur, hepsi senin benim gibi normal insandır.

Savaşın acımasızlığını kendi içlerinde de yaşıyor olduklarını, bu durumun Amerikan gençleri arasında nasıl cereyan ettiğini, bu aptal Amerikan gençlerinin savaşa nasıl gönderildiğini kendileri Afganistan, Irak, Suriye gibi yerlere buyur edilince gördük. Filolarının 6.’sı memleketime geldiğinde onlar da bizi görmüştü.

Filmi tam ortadan yararak iki bölümde anlatan yönetmen, 1. bölümde savaş için “eğitilen” askerlerin ruh durumunu ve faşizme karşı önce onun insanın kendi içindeki haliyle savaşılması gerektiğini anlatıp bitirebilecekken 2. bölümde bu konserve kafalı ahmak çocukları bir de Saigon üzerinden Da Nang’a savaşa yollar ve cephede tatlı çocuk Yanki’nin, Vietnamlı gözleri çekik, alınları ak köylüler tarafından okşanmalarını da göstererek ve insaflıca 2 saatte anlatıp çekip gider gibi bitirir filmi.

Metoda, kitaba imanla bağlı Kubrick’in kariyerinde en zorlandığı anı bu filmde yaşadığı söylenir. Filmin yarısı askeri eğitim kampında geçince gerçek subayların danışmanlığı ile çalışan Stanley koca koca komutanlara, artık filmin birer çalışanı oldukları için bağırıp çağırıp emirler yağdırınca sorunlar yaşamıştır. Askerlerine davrandıkları gibi kendilerine davranan Kubrick bunu bir ders verme amacıyla mı yaptı asla öğrenemeyeceğiz ama merak etmenin, ihtimal vermenin tadını çıkaracağız.

Oyuncularını, ev ya da otelde kalmasına izin vermeyip askeri kampın içinde, filmin çekildiği koğuşlarda yatıran bir yönetmen zaten yeterince kontrolden çıkmış (aşırı kontrollü) olduğu için iyi bir komutandır. Ancak o güç ve yetkide biri film için Hong Kong’dan ithal edilen 3000 adet palmiye ağacını sette görünce beğenmedim yok edin şunları, diyebilir. Herhalde filmde oynayan gerçek askerler sonunda gerçek disiplin nedir görmüşlerdir.

Bu muhteşem film, Vietnam’ın Yanki’ye mezar olduğuna dair en nadir mücevherlerden biri, dünya durdukça ışıldayacak çılgın bir elmastır.

Full Metal Jacket’ten hemen sonra yeni proje olarak Umberto Eco’nun dev romanı Foucault Sarkacı’nı uyarlamak isteyen Kubrick, Gülün Adı uyarlama filminden aşırı rahatsız olan yazarın senaryoyu ben yazarım şartını kabul etmeyince bu proje tarihin en hızlı iptalini yaşar.

1990’da ise Artificial Intelligence diye bir bilim kurgu projesine çalışır. Bu proje de günün teknolojik yetersizliği bahane edilince iptal edilir (S. Spielberg, ölmeden önce Kubrick’in kendisine verdiği izinle o öldükten sonra ona adayarak bu filmi çeker).

Daha sonra, ta 1960’larda, savaş zamanı Nazi kamplarından insanları üstün çabalarla tek tek kurtarmaya çalışan bir Alman sanayicinin hikayesine çalışan Kubrick, Spielberg’in Schindler’s List (1993) projesini duyunca kendininkini mecburen çöpe atar (İki projenin bu derece benzer oluşu elbette ki aynı kaynaktan uyarlanmış olmalarındandır).

1997 senesinde Venedik Film Festivali’nin tüm kariyeri için verdiği özel Altın Aslan ödülünü alan, yukarıda bahsedilen bazı sebeplerden dolayı filmlerinin arasını daha da açan Stanley Kubrick son filminden tam 12 sene sonra, o zaman bunun son filmi olacağını hiçbirimizin bilmediği, evliliklerinin sonuna gelmiş bir çifti oynayan, çekimler sırasında gerçek hayatta da evli olan Tom Cruise ve Nicole Kidman’ın evliliklerini bitiren, gizem abidesi, ürkütücü Eyes Wide Shot (1999) gelir.

Yönetmene Venedik’ten yine bir özel ödül kazandıran bu film, bir karı kocanın cinsellik, sadakat, dürüstlük gibi sınavlardan geçişi, merak, şehvet, beğenilme, mülkiyetçilik (maddi-manevi) gibi insani zaafları kurcalarken, tarikatler, dinler, gizli topluluklar, kim bilir belki derin devlet gibi güçlerin birbirleriyle iç içe, karanlık, tehlikeli ve vıcık vıcık alakası üzerine düşündürücü bir başka yapıttır.

Filmin güzel sürprizlerinden biri ise Harvey Keitel’in başladığı rolü bırakmasıyla yerine oyuncu olarak, başta Three Days Of The Condor (1975) olmak üzere harika filmler çekmiş yönetmen Sydney Pollack’ın getirilmesidir. Londra’dan hiç çıkmayan adamımız Kubrick, tamamı New York’ta geçen bu filmin tamamını Londra’da ve 400 günde çekince bir Guinness rekorlar kaydı daha kazanır.

Yapım şirketiyle (WB) filmin çekimleri ne zaman biterse o zamana kadar çalışma sözleşmesi imzalayan Tom Cruise’un uzun süre hiç boş vakti olmadığından büyük yönetmen P. Thomas Anderson gizlice sete sızıp çekeceği Magnolia’nın (1999) başrolünü iki arada bir derede oyuncuya kabul ettirmeyi başarır.

Kurguyu bitirip yapımcısına teslim etmesine günler kala kalp krizi sonucu ölmesinin ardından Kubrick’in kaldığı yerden işi Sydney Pollack devralır, filme izlediğimiz son şeklini o vermiştir.

Uzun yıllar süren kariyeri boyunca çok az röportaj veren, sağda solda neredeyse hiç gözükmeyen, aynı zamanda İngiltere Yönetmenler Birliği (DGGB) kurucularından olan bu önemli adam Eyes Wide Shot için birkaç TV programına konuk olmayı, gazete ve dergilerle görüşmeyi sonunda kabul eder ve ölür. Güzel şaka.

[1] Bknz. Yön Dergi sayı.02, “Bir Kara Listenin Hazin Sonu”, B. Akbudak.

[2] Kaynak: www.imdb.com

Berkay Akbudak tarafından kaleme alınan bu yazı Yön Dergisinden alınmıştır.

Bir Yorum Yazın