Uzunca bir zaman geçti. İçimde büyüdükçe büyüdü bu albüm. Hissettirdikleriyle geçirdiğim irili ufaklı zamanlar oldu.

Okkervil River, ‘Away’

Oysa her şey o kadar sıradan akıp gidiyordu ki zaman ve mekan belirtmeye gerek bile yoktu.
Küçük kasabalardan, bulutların altında oyalanan ovalardan geçiyorduk. Terkediliyor, ayrılmak zorunda kalıyorduk sevdiğimiz kasabalar ve hikayelerden. Küçük zaman aralıklarına ihtiyacımız oluyordu her defasında. Caddeleri aşıyor, yağmurlarda ıslanıyor, gerçekliklerin üstesinden gelmeye çalışıyorduk. Bir deniz kenarına ulaşmak ne kadar da iyi gelecekti.

Telefon kulübelerinin önünde cesaret beklerken volta atıyorduk, sokaktan arabalar geçmeye devam ediyordu. Telaşa kapılmanın eşiğinde bazı şarkılar dinliyorduk. Bize neler kattığını biliyor, bazı gerçeklerin iyi gelmeyeceğini bilsek de duymak istiyorduk. Her gecenin, her burukluğun bir faydası oluyordu ve kana kana adeta su içermiş gibi peşinden gidiyorduk yaşama arzusunun.

Her defasında duymak istemeyeceğimiz şeylere teşekkür borçlu olduğumuzu fark ediyorduk.
Bazen öyle bir albümle karşı karşıya kalıyorduk ki oturup baştan sona teneffüs etmemiz gerekiyordu. Aynen şu anki gibi ilk parçayı döndürmeye başlıyorduk.

‘Okkervil River R.I.P.’ Tam da böyle bir süzgeçten geçip oturuyor karşıma. Geçmişin ve süregelen zamanın her yanına dokunmayı başarıyor. Bir süre takılıp kaldığım açılış parçalarının en önde gelenlerinden biri olarak aklıma kazınıyor. Defalarca dinliyorum ve hakkı da var. Bir sürü çelişik duygudan bahsederken böyle bir şarkıya yakalanmak sanki hayatı ve bildiğimizi zannettiklerimizi olduğu gibi önümüze seriyor. Ben bu şarkıdan ayrılmayı başaramıyorum. Ne dersiniz? Devamı size mi kalsa?

Konu ‘Call Yourself Renee’ ile devam ediyor ki bu işin burada kalmayacağı belli oluyor. Apaçık hissediyorum ki oldukça uzun zaman bu şarkılar bir yerlerde eşlik edecekler biz içlerinden geçerken. ‘The Industry’ ile hikayenin iyice içindeyiz artık. ‘Comes Indiana Through the Smoke’ çalıp giderken zaman ve kavramlarla bir ilgimiz olmadığını görüp geri adım atıp atmamak arasında kalıyoruz sanki. Bir yanda çocukluğumuz var diğer yanda aldığımız yaşların buğulu izleri. Onca yolun tozu dumanı üzerimize sinmiş bir kere. ‘Judey on a Street’ başlıyor o sırada. Gördüğün ilk ana dönüyorsun, caddenin bir kenarındasın ve o geçip gidiyor. Bir süre takip edebiliyorsun sadece.

Metronomun hızına ayarlanmış düşüncelerde buluyorsun kendini. Boşlukta asılı kalan anlara dalıp gidiyorsun şarkıdaki beklentiyle beraber. ‘She Would Look for Me’, zemine takılı kalan bakışları andıran temposuyla, adeta bir düşün süreci açmaya çalışıyor fakat kimin ne söylediğinin çok da anlamı yoktur ya bazen, aynen öyle devam etme kararı alıyorsun. Her şey birbirini tamamlayacaktır ve ‘Mary on a Wave’ giriyor devreye. Bir süre kırgın adımları takipte kalıyoruz ta ki ardından ‘Frontman in Heaven’ başlayana dek. Sonrasında ‘Days Spent Floating (In the Halfbetween)’ albümün kapanışını yapıyor. Rafların birinden çekip aldığın kitabın arasından düşen kağıttaki bir not gibi. Geçmişten kendine yazdığın bir kaç alıntı. Akıllı zannettiğin günlerin şimdiki aklım olsaydı diyeceğin günlere bir göndermesi sadece. Anlayabilirsen ve anlaşabilirsen kendinle. Dahası kabul edebilirsen.

Son dönem dinlediğim en iyi şarkılar bütünü müydü bunlar?

Hiçbiri şarkı bile değil belki de. Ayrı bölümler halinde sunulmuş yaşam parçacıkları. Hepsi benim için ayrı odacıklar oluşturmuştu. Farklı yollardan aynı yere doğru adımlıyorduk sanki bu süreçte. Bütün hislerimizi sığdırdığımız şişkin valizlerimiz cümlelerle doluydu tıka basa. Seyrine dalmayı ihmal etmek en büyük haksızlık olurdu etrafımızdan geçip giden manzaraya. O valiz ve biz vardık her şeyin sonunda bir yerlerde kendimizi bulacağımız. Bazen duvarların etrafından dolanıp yolu uzatıyor ve küçük hayatlarımızı sırtımızda taşıdığımızı fark edip, gülümsüyorduk.

Yaşadığımız bu anlardan başka bir şey yokken.

Dahası duymak istemeyeceğimiz şeyleri bir kez daha gözden geçirirken.

Bu aslında bir roman. Koskocaman sayfaları var, çevirip bir sonrakine geçerken ardından uzun uzun konuşulacak. Yolculuklarımız, yalnızlıklarımız, sıradanlıklarımız ve mucizevi ayakta kalışlarımız. Bu aslında düşük bütçeli bir film fakat hayatımızı derinden etkilemesi kuvvetle ihtimal. Defalarca seyredip, dinleyip her defasında biraz daha kendimizi keşfedeceğimiz.
Bitip de yazılar akmaya başladığında isimlerimizi görebileceğimiz. Kim bilir?

‘Okkervil River’ın yeni albümü ‘Away’ her zaman yanımızda taşımamız gereken bir valiz misali.
İçinde bizden başka bir şey olmayan.