Berkay Akbudak

Bir sanat dalı (ve aynı zamanda ticari bir sektör) olan sinema özelinde baktığımız zaman Amerika Birleşik Devletleri denen bu dev holdingin önce dışarıdan satın alıp sonra taklit ederek gösterişli, havalı örnekler üretmesi dışında, bu sanata tarih boyunca neredeyse hiç teorik katkısı, akademik bir eklemesi olmamıştır. Günümüzde sinema denince adı en üst sıraya yazılan ABD bir çalma çırpma, başkasının madeninden çıkana plastik cerrahi ve makyaj uygulayarak geri satma ustasıdır.

Eş zamanlı, farklı farklı topraklarda (başta Almanya, İngiltere, ABD ve Makedonya sayesinde Osmanlı İmparatorluğu olmak üzere) birbirine yakın çalışmalar yürütülmüş olsa da resmi kabul edilişe göre Fransa icadı olan sinemanın doğal olarak ilk yani en ilkel örnekleri Fransa’da üretilir. Henüz neyi nasıl yapacağını, bu icadı nereye koyacağını bilemeyen Fransızlar’dan topu alan Alman sanatçılar (ressam, heykeltraş ve mimarlar) bu icadın sanat olması yolundaki ilk adımları atanlar olmuştur. Bu biçimci yanları ağır basan abiler/ablalar ürünün hikaye anlatıcılığı tarafına hiç yüz vermeden tamamen görsel tasarım ve grafik yerleştirmelerden oluşan eserleriyle hala ham, ilkel ve eksik olsa da  sinemaya estetik yapı kazandıran ilk örnekleri sergiler. 20. yy.’ın başına denk gelen bu dönemde mevzuya uyanan Fransızlar tekrar topu ele geçirmeye çalışsa da top ilk çeyrekte Sovyetler’e geçmiştir bile.

Devrimin hemen ertesi bizzat Lenin’in emri ile 1917’de, aslında her biri bilim insanı olan (fizik, kimya, optik, astronomi gibi alanlarda), sinemanın arkeolojisiyle biraz ilgilenen herkesin yapıtlarını görmemiş olsa bile mutlaka isimlerini duyduğu başta Eisenstein, Pudovkin, ve Vertov yeni gelişmekte olan sinema sanatı üzerine teknik-teorik akademik çalışmalar yürütür. Özetle Sovyetler sinemanın ilk kitaplarını yazan, ilk kurallarını koyanlar olur. Bu kuralların birçoğu günümüzde hala geçerlidir. Sinema eserinin hikaye anlatıcılığını yani dramatik yapı diye kabaca adlandırılan yapıyı, tiyatro sanatına modernist ve reformist yaklaşım getiren Konstantin Stanislavski’nin de katılımıyla, olgunlaştırırlar. Sahneyi oluşturan fotografik unsurların arka arkaya kurallı (bu kuralların bozulması da başka kurallara tabiidir) dizilmesi yani kurgu denen teknik ve görüntü içindekilerin izleyiciye olan yakınlığı/uzaklığı diye tarif edilebilecek ölçeklendirme tekniği yine Sovyetler tarafından geliştirilmiş, olgunlaştırılmıştır.

Her ne kadar Sovyet kuramcıların çıkmasından önce, 20. yy.’ın başında Amerikalı D. W. Griffith gibi (köleci, ırkçı, bağnaz adamın teki olmasına rağmen) büyük bir sinemacının arka arkaya çektiği The Birth Of A Nation (1915) ve Intolerance (1916) filmleri sinemanın ilk başyapıtlarından olsa da teknik olarak ham ve kusurludur. Bu yüzden sinema sanatının gerçek inşaatcılarının Sovyet babalar olduğu hala geçerlidir.

Başta iddiali bir şekilde tespit ettiğimiz ABD’li sanatçıların bu sanata hiçbir katkısı olmayışı fikrini, kaideyi bozan bir istisna ile çatlatıp yazının asıl konusu olan, yalnız yaratıcılığı ve yeteneğiyle değil cüssesiyle de gerçek bir dev olan sayın Orson Welles beyefendiye gelelim. Kendisi, bir Amerikan gibi değil de sistem karşıtı, ülkesinin vahşi, imansız, vicdansız, suçlu, kirli, çürük, adi varlığına düşman bir uyumsuz insan ve her memlekete gerek bir sanatçı olmasındandır övmemiz.

Birinci Truffaut’dan Woody Allen’a, Bergman’dan Tarkovski’ye, Tarantino’ya, Ertem Eğilmez’den Yılmaz Güney’e, tartışmasız hepsinin abisi, babası, büyükbabası hatta dayısıdır. Sovyetler’in koyduğu ve pratikte çok iyi işleyen kuramların üstüne ekleyerek bu sanatı teknik-teorik olarak bir üst seviyeye çıkardığı için kendinden sonra gelen tüm sinemacıların kaçınılmaz hocasıdır. Hiç Orson Welles izlememiş, kendinden sonra gelen bir filmci bile ondan etkilenmiştir çünkü o filmci her kimden etkilendim diyorsa o Orson’dan öğrendikleri ile film çekmektedir yani bir yerden sonra bütün yollar Orson’a çıkar, Orson sinemanın Roma’sıdır her ne kadar Roma sinemanın Kabe’si olsa da.

George Orson Welles, dünyanın yine savaşla meşgul olduğu bir zamanda, ikincisi çıkana kadar Büyük Savaş denen, ikincisi çıkınca birinci adını alan dünya savaşının ortasına, mucit (ne demekse) bir babanın ve pianist bir annenin oğlu olarak 1915 senesinde doğar. Küçüklükten itibaren resim, müzik, sihirbazlıkla uğraşan ve sinema için sadece bunlar olsa yeterli olacak yeteneklerle donanmış dev bir adam, bedeninin devliğini sinemaya adamış tutkulu, deli dolu bir adamdır.

Genç yaşta, yakın tarihlerle anne babasını kaybetmesiyle Chicago’lu aşırı zengin bir iş adamının himayesinde yaşamaya başlar. İstediği her türlü şeyi satın alabileceği bir dönemde Londra ve Broadway, New York’ta tiyatrocu olmaya uğraşır, beceremez. Güçlü referanslarla bir kumpanyaya kabul edilir, ordan radyoculuğa geçer. Radyoda güçlü ve özgün sesiyle edebi eser okumaları yapan ve radyo tiyatroları seslendiren Orson işte bu bölümlerden birinde artık neredeyse efsaneye dönmüş hikayeye göre H. G. Wells’in War Of The Worlds eserini gerçek bir haberi sunuyormuş gibi okur (Dünya dışı yaratıkların ülkeyi istila edip, yakıp yıktığının, herkesi öldürdüğünün öyküsü). Bu olay anlatıldığı gibi yeri yerinden oynatmamış fakat küçük çaplı paniğe sebep olmuştır. Emniyet güçlerini arayanlar, evinden uzağa gitmeye çalışanlar, kapısının önünde silahla bekleyenler olmuştur. Yine de bu o zaman için (1938) büyük bir olaydır ve Orson Welles isminin hızla yayılıp öğrenilmesi için çok zeki ve başarılı bir ataktır. Orson 23 yaşındadır. Bu ve sonraki benzer işleri sayesinde cebindeki çok güvendiği sinema projesini zekasına ve yeteneğine hayran olan yapımcılara kabul ettirmeyi başarır. 26 yaşında, ortak yapımcısı, senaristi, başrol oyuncusu ve yönetmeni olduğu ilk filmini çeker. 1941 yılında, savaşın en caz cazlı zamanında gösterime giren Citizen Kane gişede hiç ilgi görmez, en iyi senaryo Oscar’ını kazanmış olmasına rağmen yapımcısını batırır. Belki de koca sinema tarihinin gelmiş geçmiş en iyi filmi olan eser kapitalistlerin gözünde tam bir başarısızlıktır. Öyle midir? Değildir. Tek başına bir güzel sanatlar fakültesi lisans programıdır. İzleyen herkese diploma verilmeli. Bazen yapımcı batırmak güzeldir, arada yapmalı. Bu büyük insanın, gurur duyulacak “başarısızlığından” sonra çektiği hemen her film gişede köle gemisi sahiplerinin yüzünü hiç güldürmez. Üstüne komünist olduğu “suçlamasıyla” bizzat J. Edgar Hoover cardonu tarafından FBI soruşturmasına sokulunca memleketi terk edip Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde çalışa çalışa takılır.

Kariyeri boyunca çektiği bütün filmler her ne kadar yüksek nitelikli sanat eserleri dahi olsa para kazandırmadığı için sektörden dışlanan komünist fişli Welles’e Amerikan Yönetmenler Meslek Birliği (DGA) yıllar sonra, yalnız sektörün değil Birleşik Devletler’in en büyük faşisti olan D. W. Griffith onur ödülü verir. Amerika Birleşik Devletleri dünyanın en iyi temizlenen ahırıdır.

Citizen Kane, Orson’un ilk yönetmenliği dışında ilk oyunculuğu ilk senaristliği ve ilk ortak yapımcılığıdır. Film, Orson’un bu görevlerinin hepsi dahil toplam 9 Oscar adaylığı kazanır. (En iyi kurgu dalında bu ödüle aday olan Robert Wise 20 sene sonra, 1961 senesinde 10 (on) Oscar ödülü kazanacak West Side Story’i yönetecektir.)

Citizen Kane filminin açık şekilde hedef alarak karakterleştirdiği Charles Foster Kane, dünyanın en adi köselesi olan medya baronu William Randolph Hearst’den başkası değildir. Memleketimizde de şubeleri olan bu adam, film çıkar çıkmaz Welles hakkında “gomanisttir” diye ihbarda bulunan ilk kişidir. Filmi yasaklatmak ve Welles’i linç ettirmek için çok uğraşır. Ayrıca büyük insan Orson Welles çok da iyi bilir ki yoldaş olduğu Ahmet Şık yalnız değildir.

O tarihe kadar bozulması çok zor bir ezbere sahip olan sinema sanatını Orson bu ilk filmiyle yerle bir etmiş ve bu sanatın bir daha ezber tutmamasını sağlayarak özgürlük sınırlarını genişletmiştir. Tabii ki tarih bu sınırı genişleten başka örneklerle dolu:  İlk çıktığında “bu ne saçma şey ulan” denen Pulp Fiction ve kendisinin bile hala anlamadığı David Lynch külliyatıyla bayrak elden ele dolaşıyor. Memlekete de bekleriz.

Herhalde ülkesini haddinden fazla ifşa ettiği düşünüldü ki “American” olan ismi Citizen Kane diye değişen film daha sonra birçok Hitchcock filminde harikalar yaratan üstün insan Bernard Herrmann’ın müziklerini yaptığı ilk filmdir, bu keşfi için bile teşekkürü hak eder. Bir sene önce çektiği Rebecca filmiyle Orson’u aşırı etkileyen ve devlikte Orson’dan hiç de geri kalmayan, tek filmle bir başyapıta ışık olan  Hitchcock’umuzu da anmış olalım.

Kurgu tekniği, kadrajlama, ışıklandırma gibi teknik meselelerde olduğu kadar hikaye anlatıcılığını da geliştirip modernize eden filmin çok tartışılan konusu ise vahşi kapitalizmin, tekelleşmenin, yalan düzenin üzerinde oturan bir adamın siyaset, kültür ve “ahlakı” çarpıtıp yönetmesi, gidişatı düzenden yana değiştirmek için yalan haberler yapması, basının çok tehlikeli ve ölümcül bir silaha dönüşebilmesiyle bir imparatorluğun kurulması olarak özetlenebilir.

En iyi dostu içki, sigara ve William Faulkner olan baba aşırı içmekten ve gece gündüz yemekten ve gittikçe içine kapanıp yalnızlaşan bir adam olmaktan obezleştikçe obezleşmiştir. Birbirimizi hiç ayık görmedik diyen Faulkner’a “e abicim siz ne ara o kadar önemli eser ürettiniz, biz içtik mi kendimizi jiletleyip Instagram’a fotoğraf atıyoruz.” demek isterdim.  “Bir film, kamera bir şairin gözü değilse asla iyi değildir.” sözünün sevdalı romantik sahibi Orson “Gençler içinde beni en çok etkileyen Kubrick’dir.” diye Kubrick’e genç diyecek kadar da büyüktür.

İlk filmiyle kapitalizme, çürümüş medyaya, bırakın ABD’yi dünyanın en güçlü adamlarından biri olan (bir tekne gezisinde sevgilisini C. Chaplin’le yakalayıp ateş ederek kovalarken Şarlo’yu vuracağım diye davetlilerden bir yapımcıyı vurup ölmesine sebep olmuş  ve bu olayı örtbas ettirebilmiş bir katil olan) W. R. Hearst’a açık ve sert saldırmasıyla aforoz edilmiş olmasına rağmen sanat dehası sayesinde sinemanın en büyük başyapıtarndan birini yapması sebebiyle arka arkaya film üretmeye devam edebilecek fırsatı kendi elleriyle yaratmıştır. Olması gereken budur çünkü. Uzun yıllar film yönetmiş, birçoğu başyapıt olan sayısız filmde küçük büyük rollerde oynamıştır. Tabii ki bunların hiçbiri atom bombasıyla balık avlayan FBI’ın, komünist olduğu için ömrünün sonuna kadar kendini takip etmesine, hakkında yüzlerce sayfa iddianame hazırlanmasına engel olmamıştır ama Orson Welles balık değil balinadır, ağır ol Ahab senden büyük sanat var.

Ortak yapımcısı da olduğu için ilk filmle çok para kaybetmiş olsa da Avrupa’da sevilen Orson bu sayede ekonomik olarak ayakta kalıp zaman kaybetmeden yeni filmlere saldırır. 1947 senesinde yine muazzam bir film olan polisiye harikası The Lady From Shanghai’ı çeker. Özellikle finaldeki unutulmaz eğlence parkı bloğu ve aynalarla kurduğu büyülü ve orgazmik final sahnesi ile çok fazla filme esin olan bu film, Eisenstein’ın Potemkin Zırhlısı’ndaki Odessa Merdivenleri’nden yuvarlanan bebek arabası sahnesi gibi bu finalle defalarca tekrarlanmış, kopyalanmıştır (Bruce Lee klasiği Enter The Dragon (1973) dahil).

Bu filmde başrolü paylaştığı Rita Hayworth ile evlenerek sinema tarihinin bir başka muhteşem olayına (Rita hanım ile birlikte) imza atar. (Bu arada Orson henüz 1-2 yaşlarındayken Büyük Savaş’ta dönemin hemen her harici ve dahili Müslüman düşmanı gibi Osmanlı İmparatorluğu’na karşı İngiliz’in safını tutan Nizari İsmailileri tarikatının imamlarından olan ve İnönü’ye yazdığı bir mektupla hilafetin kaldırılmasının İslam birliğini yerle bir edeceği uyarısında bulunan, maddi manevi çok güçlü olan Prens Ali Han’ın veliahtlarından biriyle evlenmeden önce Orson’la evli olan, dünyanın gelmiş geçmiş en güzel ve seksi oyuncularından Rita hanımefendinin yelpazesi de apayrı bir yazı konusu. Ne diyelim vita brevis, ars longa.)

Hemen ertesi sene, çocukluğundan beri büyük hayranı olup eserlerini çok iyi bildiği Shakespeare’in Macbeth oyununu filmleştirir. İnatçı ve taviz vermez tavrıyla pahalı dekorlar inşa ettirir ve dekor işçisi olarak çalışacak herkesi afro vatandaştan seçer. ABD kanunlarına göre hiçbir filmde sendikasız işçi çalıştırılamayacağı için yapım şirketini bütün bu ırkçılıkla ezilmiş sınıfı sendika üyesi yapmak zorunda bırakır. Bu diğer sanatçılar sayesinde başka şirketlere de sıçrar ve ABD’deki ırkçılığa karşı en büyük başarılardan biri kazanılır. 40’lı yıllar için çok büyük zafer. Sanatçı ve aydın kişi bu yüzden çok önemli ve değerlidir. Her memlekete lazım.

Sıradaki filmi Shakespeare’den devamla 1951 tarihli, yine bir siyasi metin olan Othello olur. Film Cannes Film Festivali’nde büyük ödülü alır. Othello sanatçıyı çok zorlar. Sürekli para bittiği için çekimleri 3 yılda tamamlanabilen projeyi kendi finanse edebilmek için sürüyle filmde oyunculuk yapar. Daha önce başlattığı afro halkın eşitlik hakkı mücadelesini bu filmle devam ettirir. Metnin orijinalinde kara derili olan Othello’yu esere sadık kalarak çekmek ister ama yapımcılar, filmde ancak beyaz adam oynarsa çekimlere izin vereceklerini söyler. Sonuçta bir beyaz adam olan Orson yüzünü ve ellerini siyaha boyayarak kendi oynar.

O yıllarda başrolünü oynadığı filmlerden biri 1949 senesinde büyük yazar Graham Greene’in senaryosundan yakın arkadaşı ve Hollywood kara listesinden[1] yoldaşı Carol Reed’in yönettiği The Third Man filmi kaçırılmamalıdır.

Welles, aynı filmde yönetmen, senarist, oyuncu ve ortak yapımcı olarak çalışmanın ne kadar değerli ve önemli olduğunu, bu sayede filmi olabildiğince bağımsız kotarabileceğinin ıspatı olan bir formül oluşturmuştur. Böylece dev şirket sahibi yapımcılar zarar etmemek uğruna sizi asla kovamıyor, el mahkum bitirmenizi bekliyor. Patronlarla arası hiç iyi olmayan Orson sanatçının sermayeden büyük ve güçlü olduğunu patronların gözüne sokmuş oluyor.

Filmler yazıp, oynayıp, çekmeye devam eder ve 1958 yılında bir başka başyapıta imza atar: Touch Of Evil. Gelmiş geçmiş en iyi (ve en uzun) tek plan sahnelerden biriyle açılan bu film, daha sonra Hitchcock’un Psycho filminde iyice parlayacak büyük oyuncu Janet Leigh ile başrol paylaştığı bir başka polisiye klasiğidir.

Aşırı edebiyat düşkünü bu büyük entelektüel bu tutkusunun verdiği gazla filme aktarılması zor bir eser olan Kafka’nın büyük romanı Dava’yı çeker (1962). Bu sefer Psycho ile parlamış dev aktör Anthony Perkins’i başrolde oynatarak bir başka ölümsüz filmi biz ölümlülere bırakır.

Anthony Perkins in Orson Welles’ THE TRIAL (1962). Courtesy: Rialto Pictures / Studiocanal

Orson Welles sektörde o kadar çok sevilen o kadar çok hatrı sayılan biridir ki çok az bütçelere dahi sahip olsa star (yani pahalı) oyuncuları düşük ödemelerle çalıştırabilmiştir. (Yine ABD sinema çalışanları sendikasına göre kimseyi ücretsiz çalıştıramazsınız, bedava yok yani bizdeki gibi değil.) Romy Schneider, Zsa Zsa Gabor, Marlene Dietrich, Jeanne Moreau gibi, özellikle kadın oyuncular “onun yönetmenliği altında bir projede çalışmak paradan daha önemli” demiştir. Sanatçının zekası, vizyonu ve çalışkanlığı ile kazandığı, hak ettiği çok değerli, tükenmez ve geri ödemesi birkaç ölümsüz  eser bırakmak olan bir kredi.

1969 senesinde The Battle of Neretva filminde Çetnik bir senatörü ve 1973 senesinde Sutjeska filminde nefret ettiği Churchill’i, gönüllü oynayarak, çok yakın dostu olan Josip Broz Tito’nun memleketine ve onun, halkıyla birlikte faşizme karşı zorlu bağımsızlık mücadelesine kendince destek olur. 1970’de Mike Nichols’ün Joseph Heller’in romanından uyarladığı Catch-22 adlı başyapıtta oynar. 1971’de kendisinden etkilenerek filmci olan büyük Fransız sanatçı Claude Chabrol’ün La Decade Prodigieuse adlı muhteşem filminde, Anthony Perkins’le oynar. 1972 senesinde ise öğrencisi genç Brian De Palma’nın ilk filmlerinden Get To Know Your Rabbit’te, yine gönüllü oynayarak kendinden sonrakilere omuz verir. Ayrıca onlarca filmde etkileyici derin sesiyle anlatıcı olarak da yer alır. Bunlar yönetmen ve senarist gibi iki ayrı mesleğin üst düzey üreticilerinden olan Orson Welles’in bu iki meslekten apayrı bir yetenek gerektiren oyunculuk mesleğinde de ne kadar önemli ve etkili bir sinemacı olduğunu gösteriyor.

Arada sürüyle kısa film, TV filmi ve belgeseller de çeken  Orson 1973 senesinde hem kendinin hem dünya belgeselciliğinin en önemli filmlerinden olan F For Fake adlı, çok kısa özetle sahtecilik ve üçkağıtçılık üzerine bol sürprizli ilgi çekici filmi çeker.

Bağımsız sinemacı tarifini en haklı biçimde dolduran bu saygıdeğer insan, onca yokluk, zorluk ve baskı içinde hiçbir engel tanımamış, bildiğini okumuştur. Daha ilk filmiyle FBI takibine girmiş, 60’lı yılların ortalarına kadar telefonları dinlenmiş, bütün eşleri, sevgilileri, arkadaşları komünist mi değil mi diye sorguya alınmış, Komünist Parti üyeliği ıspatlanamamış olsa da çok güçlü bağlantıları, ilişkileri olmasından dolayı McCarthyci karanlıktan uzağa, 1948-1956 yıllarını geçireceği Avrupa’nın çeşitli ülkelerine sürgüne gitmiş olmasına rağmen.

“Mesleğe zirvede başladım, aşağı doğru ilerledim, ne mutlu bana.” diyen, 1985 senesinde,  daktilo başında yazarken kalp krizi sonucu hayatını kaybeden, daha ilk eseriyle akarsuyun yatağını değiştiren, su üzerindeki bütün değirmenlerin çarkını döndürüp buğdayı ekmek yapan bu saygıdeğer insana selam olsun.

[1] Bknz. Yön Dergi sayı 02 “Bir Kara Listenin Hazin Sonu”

*Bu yazı daha önce Yön dergisinde yayınlanmıştır.

Bir Yorum Yazın