Okuyacak çok kitap var seçmek zor diyorsanız yeni çıkan kitaplar arasından yaptığımız derlemeye bir göz atabilirsiniz.

Uçan Mabet – Çiğdem Erkal

Uçan Mabet, Tolkien’in Yüzüklerin Efendisi serisinden Ursula K. Le Guin’in Yerdeniz’ine kadar dünya edebiyatının önde gelen fantastik ve bilimkurgu eserlerini dilimize kazandıran Çiğdem Erkal’ın ilk romanı.

Yaşadığımız dünyaya hiç benzemeyen ama içinde kendinizi yabancı hissetmeyeceğiniz bir gezegenin, duygularını kaybetmiş bir halkın ve bir şeylerin yanlış gittiğine inanan bir avuç insanın hikâyesini anlatıyor Çiğdem Erkal.

Kişisel bir öykünün paralelinde, tarihin çarpıtılması sebebiyle özünü kaybeden bir halka yardım etmek isteyen insanların mücadelesini distopik öğelerle kaleme alan Çiğdem Erkal’ın, edebi birikimini satır satır aktardığı roman hem fantastik hem de bilimkurgu okurları için tatmin edici bir okuma vadediyor.

Pangea Serisi’nin ilk bilimkurgu kitabı olan Uçan Mabet’in, okurların başucu kitapları arasına gireceğine inanıyoruz.

“Taşın makamını yakala. Sen bir katunkızsın, müzik nedir bilirsin. Taşın makamını yakala. Taş, ışıkların bir kısmını geçirip, bir kısmını geçirmez. Taştan geçen ışık yedi renk olur, yedi renk de yedi ses. Taşın makamını yakala. Söylediği şarkıyı dinle. O bıkmadan usanmadan söylüyor şarkısını, bir gün, olur da birileri dinler diye.”

Paris Tecrübeleri / École de Paris – Çağdaş Türk Sanatı: 1945-1965 – Necmi Sönmez

“Paris’te Galerie Charpentier’de 1954’ten 1963’a kadar her sonbahar düzenlenen École de Paris, Galerie Arnaud’da 1955’de izlenen 17 Peintures de la Génération Nouvelle, Galerie de France’da Dix Ans de Peinture Française 1945-1955 sergileri o yılların sanat ortamında ortak eğilimleri biraraya getiren etkinliklerdi. O döneme yazıları, etkinlikleriyle eşlik eden yazarların (Charles Estienne, Herta Wescher, Julian Alvard, Michel Ragon, Roger van Gindertaël, Pierre Restany) daha sonra yayımladıkları kitaplarda ortaya koydukları gibi École de Paris sadece 1950’li yıllarda öne çıkan lirik, lekesel soyutun ifade edildiği bir kavram olmadı. Dünyanın birçok bölgesinden Paris’e gelerek etkinliklerini burada sürdüren sanatçılar Fransız sanat ortamını zenginleştirerek, çoğulcu etkiler bıraktılar. Bu sayede dil, cinsiyet, aidiyet gibi ayrıştırıcı faktörlerin yerine geçen Parislilik bir üst kimlik olarak değerini korudu.

1945’ten sonra farklı programlarla Paris’e yönelen bazı Türk sanatçılar da bu oluşum içinde yer alarak hem önemli dönemsel sergilere katıldılar hem de açtıkları kişisel sergilerle çalışmalarını uluslararası, eşzamanlı bir diyaloğun konusu içinde savunmayı bildiler.”

1945-1965 yılları arasında Paris’te sanat camiası.. Ve Hale Asaf, Fikret Mualla, Fahrelnissa Zeid, Nejad Melih Devrim, Avni Arbaş , Selim Turan, Mübin Orhon, Albert Bitran, Tiraje Dikmen, Abidin Dino, Semiramis Zorlu, Hakkı Anlı, Erdal Alantar ile arada Paris’e gelip giden İlhan Koman, Şükriye Dikmen, Haşmet Akal, Cihat Burak, Adnan Çoker, Adnan Varınca, Güneş Karabuda, Ali Teoman Germaner’in (Aloş) çalışmaları etrafında döneme ışık tutan bir kitap…

Kimsenin Bilmediği İnsanlar – Kadri Öztopçu

Gözlerimizi kimsenin gelmeyeceğini bildiğimiz alacakaranlık yola dikmiş bekliyoruz. Akşam. Güneşin hükmü artık hiçbir yerde geçmiyor. Gölgeler uzun ve koyu. Kuytular gitgide daha serin. Acıkmış kediler çöp eşeliyor karşı arsada. Bulduklarından mutsuz, çekip gidiyorlar sonra.

Arsa, çocukluğumun arsasına benziyor: Top koşturduğumuz, çelik çomak oynadığımız, kızları kızdırıp saçlarını çektiğimiz. Her gün bir başkasına âşık olduğumuz…

Çok yaşlıyız, diyor sevgilim, vakit çok geç. 
Gitmek için mi, kalmak için mi? 
Beklemek için.

Kadri Öztopçu yeni öykü kitabında toplumun kıyısındakilerin peşine takılıyor. Belki fazlasıyla alışkın olduğumuz için görmediğimiz, belki bile isteye görmezden geldiğimiz bu insanların yaşantılarına ve iç dünyalarına bambaşka bir derinlik katan hüzünlü, derin hikâyeler yer alıyor Kimsenin Bilmediği İnsanlar’da.

Abartma Tozu – Şermin Yaşar

Bir sabah uyandık ve bizim kasaba toptan delirdi. 

Annem sağlıklı yaşam uğruna evi dev bir organik tarım alanına dönüştürdü.

Babaannem sevimli, minnoş pansiyonunu oteller zinciri yaptı.

Babam daha çok para kazanmak için eve uğramaz oldu.

Kuzenim ata binerken resim yapmaya, flüt üflerken piyano çalmaya başladı.

Yengem temizlikle kafayı bozdu. Kocasını pis diye evden kovdu ve çocuklarını her gün suya yatırdıktan sonra mandalla çamaşır ipine astı.

Sevgi Teyze, daha çok sevebilmek için çocuklarını koltuğa bağladı, hepsine aynı kombin kıyafetler giydirdi ve onları sevgi komasına soktu.

Fehmi Abi, bilgisayarın başından tuvalete gitmek için bile kalkmadığından hastanelik oldu.

Okulda daha başarılı olmak için teneffüs yapmamaya, hafta sonları da okula gitmeye başladık.

Etrafımda bir tane normal insan kalmadı.

Ha şimdi diyeceksin ki bir tek sen mi normalsin?

Evet, bir tek ben normalim. Neyse ki mücadeleci bir ruhum var. Bu kasabadaki insanlara bir süper kahraman lazımsa o kesinlikle benim. Koca kasabada yanımda olan tek kişi, Tevfik Kılıkırkyarar. Gerçi o da çok normal değil ama olsun, o da insan.

Kıyamete Koşanlar Kulübü – Adrian J. Walker

“İlk adımdan, kasların ilk hareketinden, ilk nöronun ateşlemesinden önce bir seçim yapmanız gerekir: Durmaya devam et ya da harekete geç.”

Asteroitler dünyaya çarpmıştı, dünyanın sonu geliyordu… ve Edgar Hill eşinden, kızından, yeni doğan oğlundan sekiz yüz kilometre uzaktaydı. Ailesiyle arasında harap olmuş topraklar, tehlikeli yağmacılar, münzeviler, uçak enkazları, sular altında kalmış şehirler vardı. Bir araç bulmanın, bulsan bile o araçla ilerlemenin mümkün olmadığı bu yolculukta Edgar ya sonuna kadar koşacak ya da ailesini kaybedecekti. Sorumluluktan kaçınmak için bahaneler bulduğu günler geride kalmıştı, kıyamet buradaydı artık.

Kıyamete Koşanlar Kulübü, insanın maddi ve manevi dayanma kabiliyetini anlatan, son sayfaya neredeyse koşa koşa geleceğiniz bir roman.

“Muhteşem bir keşif.”

– Stephen King –

“Kusurlu bir adamın, kıyamet sonrasında hayatta kalıp kendini affettirmesinin, incelikle yazılmış hikâyesi.”

– Booklist –

“Rahatsız edici, yüreklerinizi dağlayacak, elinizden bırakamayacağınız bir roman.”

– Library Journal –

Mandarinler – Simone de Beauvoir

Savaş zamanı Paris’inde bir grup arkadaş Alman işgalinin sonunu kutlamak ve geleceklerini planlamak için toplanırlar. Epik bir romans ve felsefi bir manifesto olan Mandarinler, Goncourt Ödülünü kazanmıştır. Sartre, Camus gibi dönemin entelektüel devlerinin portresini neredeyse kötücül bir hassasiyetle çizen Mandarinler unutamayacağınız bir aşk romanıdır.

“Olağanüstü bir roman.”

– Iris Murdoch

“Sol Yaka’nın devlerinin göz kamaştırıcı bir panoraması.”

– New Statesman

“Karakterler, özellikle de kadınlar, hiçbir şeyden çekinmiyorlar, hatta bazen de avcı konumundalar. Diyaloglar esprili, içten ve gerçekçi. Karakterlerin aşk maceraları mikroskopik doğrulukla kaydedilmiş.’

– Guardian