Boğaç Gökmen

Her şey hikâye aslında.

Hikâye derken, aslı olmayan bir olay veya sözden değil düpedüz öykü anlamında kullanıyorum, sokak ağzıyla ya da basite indirgemek için değil. Attığımız birçok adımı, yaşadığımız çoğu detayı buna dahil edebiliriz. Hele dış etkenler yok mu? O dış etkenler yüzünden başımıza gelen işler. Tabii olumlu ve olumsuz olarak da ikiye ayırmak gerekir şimdi bunları. İyi ve kötü her yerde sonuç itibarıyla, aydınlık karanlık misali. Burada da her kötü tecrübeden kendine olumlu taraflar çıkarabilirsin edebiyatına mı gireceğiz? Hiç sanmıyorum, en azından şimdilik.

Demek istediğimin hiç de çetrefil bir yanı yok aslında. Bir sohbet esnasında ya da dertleşirken bile karşılaşılabilen ‘abi bundan bir hikâye çıkar’ tepkisinden bahsediyorum. Hepimizin birçok hikâyesi var ve bunlarla birlikte büyüyor, yaşıyor, yaşlanıyoruz.

Bir dinleyen çıkarsa ne âlâ.

Lisede deli metalciyiz, öyle böyle değil. Gerçi şu an da değişen pek bir şey yok. Bir de dönem olarak seksenlerin ortasında olmamızın büyük etkisi. Zirve anlarında çıkan efsane metal albümlerinin elimize doğması hissi, ne gariptir ama işte bu kadar sahipleniyor insan.

Kendi dünyamı yaratıp onun içinde kapalı devre yaşamanın bana yeterince huzur verdiğini tüm netliğiyle hatırlıyorum. İhtiyaç ve zorunluluklar dışındaki etkenleri devre dışı bırakıp müziğe kapatırırdım kendimi. Ne mutlu ki bu konuda anlaştığım arkadaşlarım da az değildi. Karamsar bir hava oluşmasın aslında gayet olumlu bir enerji dönerdi odanın içinde. Başrolde yüzlerce müzisyen ve topluluk bu ruh haline eşlik ederlerdi.

87’de ‘Sweet Child o’ Mine’ diye bir şarkı çıkmış, şu tepkiyi vermemize neden olmuştu ‘Nedir abi bu şimdi?’. Defalarca, günler ve gecelerce dinlediğim şarkılara bir yenisi daha eklenmişti. Hemen kasetini alıp albümün tümünün nelere kadir olduğunu anlamam da gecikmemişti. ‘Appettite for Destruction’ dev gibi bir albüm olarak hayatımıza girmişti. ‘Welcome to the Jungle’ı al koy bir kenara yanına da bir ‘Paradise City’. ‘Rocket Queen’, It’s So Easy’, ‘Nightrain’, ‘Mr. Brownstone’, ‘My Michelle’.

Bir sene sonrası ‘Patience’ çıktı başımıza ve ‘Lies’ albümü. ‘Used To Love Her’ ve ‘One in a Million’, kırık dökük klasik gitarımla uğraşır dururdum akorlarını çıkarmaya. Kaseti başa almalar, şarkının başını tutturmaya çalışmalar. Çabalar da çabalar.

Üniversiteyi kazandığım dönem ve fonda yaşanan envaiçeşit yaşamsal karmaşa. Bir taraftan baktığında hepsinin bir zamanı vardı ve olması gerektiği anda yaşanan çalkantılardı da diyebiliriz. Neyse! Taşınmalar, çevrende akıp giden seni takmamasıyla meşhur bazı durumlar, olduğun yerde dikilip durma uğraşları ve evet ya, okulu kazanmıştım.

Ekonometri, vay be ne fiyakalı geliyordu kulağa. Beyazıt yolları bizimdi artık.

Eylül ayı hep çelişkili zamanlar olmuştu benim için. Doğum günüm vardı ama genelde ıskalamadığım bütünleme sınavları da hep Eylül’e kurulmuş olurdu. Onlar benden önce kurulduğundan ben misafiri olurdum hep Eylül’lerin.

91 Eylül’ü bu sefer nerdeyse tek bir gündeme ayarlanıyor, ‘Use Your Illusion’ I ve II aynı anda piyasaya sürülüyor ve Guns N’ Roses’ın başımıza daha ne çoraplar öreceğini öğrenmemiz uzun sürmüyordu.

Derken, Beyazıt’a okul kaydına gidişim. Sevimsiz öğrenci işleri bürosu kuyruğuyla ilk tanışmamdı bu. Bana sıra gelecekken ‘nereyi kazandın’ dedi önümdeki benden birkaç yaş büyük olduğu belli olan zat. ‘Ekonometri’ lafı ağzımdan çıktı çıkacak, seneye kesin geçiş yap, bitmez o bölüm, dedi. ‘Bu nasıl bir başlangıç’ diye içimden geçirirken işini halledip gitmişti. Elimdeki formları, vesikalıkları falan kalemi kırın cezamı kesin, bir şekilde öderiz gibi bir tavırla görevliye uzatmıştım.

Bulutlu, gri bir gündü. Dönüş vapuru kafamdaki düşünceleri dizginlemekle geçmişti. Kadıköy’e adımımı attıktan sonra bir nevi de kendime mükâfat olararak Use Your Illusion’ları alıvermiştim. Kasetlerin ambalajını beni Bostancı’ya ulaştıracak otobüste açıp şarkı sözleriyle fotoğrafların olduğu ufak sayfaları bir kitap koleksiyoncusu naifliğiyle evirip çevirip incelediğimi hiç unutmadım. Eve adım atıp hiç vakit kaybetmeden ilk kaseti teybe attığım anı da. Devamı mı?

Her yerde o iki kaset yanımdaydı artık.

Takoz gibi bir walkmanim vardı o zamanlar. Dışarı ses veren iki hoparlörü vardı arkasında o kadarını söyleyeyim. Derin cepli palto benzeri bir şeyler giydiğinde çok sorun olmuyordu da diğer zamanlar sırf onu taşımak için ufak bir çanta gerekiyordu.

‘Don’t Cry’, November Rain’ gibi balladlar çok geçmeden oturmuştu bünyeye. ‘Civil War’, Estranged’, ‘Coma’, ‘Yesterdays’ tekrar aşamalarında dönüp duruyorlardı. Bir ara iki albümden hızlı parçaları seçip karışıklar yapmaya başlamıştım. ‘Perfect Crime’, ‘Right Next Door to Hell’, ‘Pretty Tied Up’, ‘ Bad Obsession’ ‘Get in The Ring’, ‘Live and Let Die’ olmazsa olmaz ‘You Could Be Mine’, hele ki ‘Double Talkin’ Jive’ ilk kaydettiklerim olurdu.

Saçları da iyice koyvermiştim o dönem. Neyse ne, uzasın gitsin. Tamam da kıvırcık isyanı diye bir kavram vardı. Kıvama gelmeyen bir başı buyrukluk içindeydiler ve bir süre sonra onlar beni yönetir hâle gelmişlerdi. Bir akşamüstü Eminönü vapurundan inmiş, Kadıköy’de konservatuar binasının önünden geçiyoruz. Birilerinin binadan doğru Slash diye bağırmasıyla bir an donakalmamız bir oldu. Bizimkiler senin saçlara laf attılar galiba dediler, gülüştük, bir yandan da Slash yakıştırmasıyla laf yemek hoşuma gitmemiş değildi.

Evdeki klasik gitara biraz daha yüklenir olmuştum. Kadıköy’de Whisky’nin dükkanından ‘Use Your Illusion’ albüm tablarını almıştım. Çoğu şahane albümün tab fotokopileri olurdu o zamanlar. Bütün zamanım onları çözmekle geçiyordu artık.

Trt’de bir müzik programı vardı ve bir akşam Guns N’ Roses konseri kesintisiz verilecekti. Bir heyecanla vhs kasete kaydetmiş ve bu sayede günaşırı seyreder olmuştum konseri.

Az sonra Guns N’ Roses 93 konseri bu ülkede gerçekleştirilen ilk stadyum konserlerinden biri olarak kayıtlara geçiyordu. İnönü stadı sabahlamalarımıza bir yenisi daha eklenecek ve bu, tarihi bir konser için olacaktı. Saha içi kuyruğu gruba yaraşır uzunlukta olacak ancak biz usulünce bir manevrayla en önlerde yerimizi alacaktık. Kanlı canlı karşımızdaydı Axl Rose, Slash, Duff McKagan, Matt Sorum, Izzy Stradlin, Dizzy Reed.

Bugün her şey dün gibi aklımda. Başta söylediğim gibi her şey bir hikâye, hepimiz öykülerden oluşan organizmalarız âdeta. Çeyrek asırı geçer olmuş 17 Eylül 1991’de Use Your Illusion yayımlanalı. Habere gözüm iliştiğinde bütün bunlar geçip gitti gözümün önünden. O kadar zaman geçmiş üzerinden fakat şarkılar ve anıları zihnimde sapasağlam duruyor.

Geri dönüp baktığımda, belki saçları kestirebilirdim ya da ikinci sene ekonometriden başka bir bölüme geçiş yapabilirdim. Belki de biraz para bulup daha iyi bir gitar edinebilirdim. En azından walkmani yenile be kardeşim.

Neyse! Hikâye bu şekilde yürümüş ve başrolde Guns N’ Roses’ın birbirinden unutulmaz şarkıları kullanılmıştır. Buradan emeği geçen herkese minnet duygularımı göndermek istiyorum.

Ayrıca, buraya kadar okuduysanız da teşekkürlerimi iletiyorum.

Çeyrek asrın kutlu olsun ‘Use Your Illusion’.