Geçtiğimiz Haziran ayı sonunda Belçika’nın Dessel kenti dünyanın en görkemli  metal festivallerinden biri olarak gösterilen “Graspop Metal Meeting 2018”e ev sahipliği yaptı.

Hard rock’tan death metal’e, black metal’den punk’a, metalcore’dan thrash’e kadar sert müziğin birçok türünün en büyük toplulukları dünyanın dört bir yanından gelen on binlerce metal ve rock dinleyicisi ile buluştu.

Bu önemli müzik organizasyonunu yerinde takip eden sevgili Cem Eres, orada bulunmak isteyip de olamayanlar için ortamı yaşayacakları aynı zamanda da önümüzdeki yıllarda katılmayı düşünenler için de ufak önerileri içeren bir yazı kaleme aldı.

Keyifli okumalar.

 

Her ne kadar bu sene aklımız Barcelona Rockfest ve Almanya Wacken’da kalmış olsa da Iron Maiden, Guns’n’Roses, Judas Priest ve Ozzy Osbourne açıklamaları bizi 2017’de de katıldığımız Graspop Metal festivaline yönlendirdi. Bu sene ilk kez ilk günden ana sahnelerin açık olduğu 4 günlük (21-24 Haziran) XL Combi biletleri satılmaya başladı. Herhâlde ilk gün büyük grup çıkmaz şeklindeki ön yargımız ajanda açıklanınca yerini şaşkınlığa bıraktı. İlk gün yani 21.06.2018 Perşembe günü Doro Pesch, Iced Earth, Ghost ve Guns’n’Roses vardı, bu da zaten düşünmeden 4 günlük combi bileti almamızı sağladı.

Geçen sene Brüksel’i hiç görmeden direkt araba kiralayarak festivalin yapıldığı Dessel kasabasına gitmiştik, bu sene bari gitmişken Brüksel’de bir gece geçirelim diyerek ev kiraladık ve bir gün önceden Brüksel’e öğlen saatlerinde vardık. Evimize yerleştikten sonra tabii hemen gezinme ve gırtlak olaylarına girdik, meşhur midye yemeklerini yiyeceğimiz restoranımızı bulmak-sağ olsun-navigasyonlar sayesinde zor olmadı ve hayatımda yediğim en lezzetli midyeleri üstüne peynir dökülmüş ve özel soslar eşliğinde ilk biralarımızla mideye indirdik. Fakat ‘bir bira uyku sonrası mutlu yapar’ mottosundan yola çıkarak çeşitli biraları tadacağımız mekân arayışına girdik ve sonunda sokak arasında Delirium denen barda çeşit çeşit biralarımızı denemeye başladık. Arkadaşlar ben normalde bira ile çok sarhoş olan bir tip değilim, ama %11-12 alkol seviyesinde biraları art arda yuvarladığınız zaman bayağı bilinç kaybı falan olabiliyor. Hava pek sıcak olmamasına rağmen kendimizi oradan başka bir bara attıktan ertesi gün sabaha kadar pek bir şey hatırlamıyoruz onu söyleyeyim; mesela eve nasıl ulaşıp kapıyı açıp girdiğimiz bir muamma, bayağı şifre ile falan giriliyor çünkü. 😊 Merdivenlerde yuvarlanan arkadaşı da hatırlamıyorum mesela, neyse ki bina önünde paspasın üstünde uyanmadık sabah.

Ertesi gün yani festivalin ilk günü sabah erken kalkarak kiraladığımız arabayı almak üzere merkez istasyona yollandık. Dönüşü garantiye alıp uçağa yetişme stresi yaşamamak için araba kiralama işine girmiştik, yoksa Brüksel’den trene binerek Mol denen bir istasyona oradan da shuttle ile Dessel festival bölgesine gidebiliyorsunuz. Brüksel’den 1,5 saatlik bir yolculuk sonrası Dessel’e vardık ve festival alanına yaklaşınca adım adım otoparka doğru yol almaya başladık, arabamızı 4 gün uyuyacağı otoparkta bırakıp 25-30 dakikalık bir yürüyüş sonrası festival alanına ulaştık.

Amanın o ne kuyruk! Festival ana kapısına giden ağaçlı yol karınca yuvası gibi insan dolu ve bayağı yavaş ilerliyor. Ben saat 14.00’te çıkacak taze grup Follow the Cipher’e yetişeceğim diye hayal ederken (solist hatunla o kadar da yazışmıştık) saat 16.00 – 17.00 civarları içeri girebildik. Direkt festival bilekliğimizi ve ‘token’lerimizi (yiyip içmek için kullanılan fişler) alarak içeri akın ettik, bir işimiz daha vardı, o da çadırımızı teslim almak. Bu festival Festitent denen firmanın kurduğu 2 – 4 kişilik çadırlardan kiralamaya karar vermiştik; hem elimizde çadır taşımayacaktık, hem de giderken çadır toplamak gibi dertlerimiz olmayacaktı. Bu kiralama işini epey önceden yapmanız lazım tabii. Festitent alanına vardığımızda, ortalık hayli kalabalıktı, kendi çadırını kuran arkadaşlar bayağı zor yer bulmuştu, biz de görevliyle çadırımıza vardık ve teslim aldık. Çadır bizi hayal kırıklığına uğratmadı, epey büyük ve rahattı. İki odası var ve şişme yataklar içinde hazır, siz sadece uyku tulumunuzu alıp yatıyorsunuz. Ortada eşyalar için de ayrı bir bölme var. Kendi çadırınızı getirmeniz haricinde iki seçenek daha var; Metal Town ve Metal Village. Biri festival alanına 1.5 km uzaklıkta, yürüme ya da shuttle kullanıyorsunuz. Burada kulübe , bungalov gibi seçenekler var. Öteki 15 km uzaklıkta, yine shuttle var ama bayağı villa gibi 2 katlı evlerde falan kalıyorsunuz, lüks metalcilik yaniJ Fiyatlar da ona göre tabii.

Ben kuyruktayken bir ufak Jagermeister yuvarladığım için inceden zurna olarak girdiğim festivale,  çadırlara yerleştikten sonra hızla ayılıp bira ile tekrar başladım atraksiyonlara. Bu arada değerli eşyalarınız için 4 günlük 25 euro gibi bir bedelle kasa tutabiliyor, pasaport cüzdan para gibi şeylerinizi saklayabiliyorsunuz. Kafanız rahat oluyor en azından.

İlk grubum Doro oldu, ezelden beri severim bu hatunu, hele ilk dinlediğim albümü Triumph and Agony’i baştan sona çalacağını duyunca çok sevinmiştim. Artık yavaş yavaş metal Queenlikten metal teyzeliğe evrilmeye başlamış olsa da hâlâ enerjisi ve sesi yerinde, seyirci diyaloğu güzel ve sevdiğim şarkıları ardı ardına sıraladı. Touch Of Evil ile başlayan konser, Metal Tango, All We Are, Für Immer gibi hitlerle devam ediyor ki mest olarak güzel bir başlangıç yapmış oluyoruz.

Arkadaşlar böyle festivallerde epey grup çakışmaları oluyor, o sebeple bazı grupları kaçıracaksınız ya da gidecek hâliniz olmayacak, o yüzden kasmayın, üzülmeyin. 30-35 grupluk liste yapın, 20-25 seyrederseniz hakkı ile şükür diyin. Ben zorlayarak 22 seyretmişim, ama sağlam ayakta durmayı gerektiriyor. Onun da tüyolarını vereceğim.

Bu arada araya yeme içme mevzusu sıkıştırayım, Jupiler birası sponsor olduğu için her yerde bolca var, biraz hafif bir bira ve 1 tokene (2,85 euro) 25 cc lık bardakta veriyorlar. Festivalde kurla çarpma olayını bırakın arkadaşlar, ağlarsınız… Birayı alıp konser yerine gidene kadar bitiyorJ 33 cc lik biralar 1.5 token, whisky bar ve Belgian Beer Bar’da daha değişik alternatifler bulabilirsiniz. Ben mesela Leffe Braun’a dadandım orada, whisky pek sevdiğim bir içki değil. Yemek dersen her çeşit var, domuz kaburgasından (şiddetle tavsiye edilir) makarnaya, kebaptan sosisliye, Vietnam yemeğinden vegan yemeklerine kadar her çeşit mevcut. 2.5 token’den başlayıp 7 tokene kadar çıkabiliyor yemekler. Ben festivale gitmeden tokenleri bilet olarak siteden aldım, o zaman 40 token 100 euro oluyor, yani token 2.5 euroya denk geliyor, orada alırsanız 2.85. Ona göre, bana 4 günde 80 token yetti; yeme, içme, duş vs.

Duş ve tuvalette sıkıntı çekmedik, tuvalet her yerde, öğlene kadar çok boş oluyor, duşta ise sabah çok sıra oluyor. Öğleye doğru az bekleyerek girdim. Kabin şeklinde, güzel duşlar. Terlik, şort, mayo, havlu unutmayın. Bu arada su da 1 token (yuh!) ama etrafta bir sürü çeşme var, oralardan içerek suya para vermeyin. Bu arada festival alanına pet şişe bile alınmıyor, kamp alanına isterseniz damaca sokun, ya da bira fıçısı, fark etmiyor. Cam yasak ama..

Gelelim festival alanı ve merch alışverişine. Festival alanı Wacken ve Hellfest kadar büyük değil ama gene de fena değil, iki tane yanyana ana sahne var, onlara fazla uzak olmayan Marquee denen büyük çadır, Metal Dome ve Jupiler Stage denen 2 yavru çadır ve de konser sonraları eğlencesi için Classic Rock Cafe denen bir mekân var. Ben en çok ana sahnelere ve Marquee’ye takıldım. Büyük gruplar orada çıkıyor zaten.

Merch, yani t-shirt ve ıvır zıvır alışverişi çok sıkıntılı, hep kuyruk oluyor ve grupların güzel t-shirtleri konserden 1-2 saat önce çıkıyor ve konseri kaçırmamak için o kadar bekleyemiyorsunuz. Sabah 11.00’de festival alanı ve Merch tarafı kapıları açılınca rahat alınıyor, tabii bir şey kaldı ise. Ben gene karga boku adamı olarak her sabah 8 de uyandığım için kahvaltı, alışveriş ve diğer işleri rahat yaptım.

Bu festival ayrı bir Iron Maiden bölümü vardı ve çok t-shirt vardı Legacy Tour için (Maidenlar 35 euro idi bu arada), ama ikinci gün Large beden bulamadım mesela. Graspop sweat shirtü aldım gece üşümemek için bir tane anca, aman gene euroyu kurla çarpmayın, takım elbise fiyatına falan sweat shirt alıyor hissedebilirsinizJ

Konserlere devam edelim, tabii her grubu size detaylı olarak anlatmayacağım, güzel kayıt edilmiş konserleri nette bulabilirsiniz, ben sadece tecrübelerimi ve değişik anıları aktarmak istiyorum.

Birinci günün ilgimi çeken diğer grubu Iced Earth idi. Fena performans sergilemediler, çok öne gitmedim, bira elde yaşlı metalci tavrı, hafif kafa salla, bira iç, arada bir coş gibi… Burning Times, Black Flag, Dystopia gibi bilindik şarkıları ve bence son albümün en güzel şarkılarından Clear The Way ve süper hit Watching Over Me ile konseri noktaladılar. Biz de yemek olayına yollandık.

Akşam konserlerinin ilki Ghost idi, ana sahne 2 de çalacaklardı, fakat bitiminden 10 dakika sonra 1. sahnede Guns and Roses olacağı için biz 1. sahnenin önünde konuşlanıp Ghost’u yandan ve dev ekranlardan seyrettik, sonrasında konserin olacağı sahneye, özellikle de öne gelmek imkansız olabiliyor, yerde oturup dinlenip bira içip konseri bekleyebiliyorsunuz, ama bu biraz uzun bir bekleyiş oluyor.

Ghost bu arada tam bir show grubu olduğunu kanıtladı, gene çok iyilerdi, son Kardinal tipinin maskesi bana biraz abartılı gelse de (diğer tiplemeler ve kıyafetler daha iyiydi) grup genel olarak enstrüman hakimiyeti ve şov anlamında doyurucu oluyor. Son albümden Rats ve 80’lerin pop müziğini andıran Dance Macabre şarkıları ve eski hitleri Cirice, Year Zero ve From The Pinnacle To The Pit ile seyirciyi bayağı coşturdular. Adamlar tamam 21. yüzyıl pazarlama harikası ama keyifli vakit geçirtiyorlar be aga! Ben belki üçüncü kez canlı seyrettim adamları.

Ve bu konser bittikten sonra millet sahne 1’e akın etmeye başladı, biz önlerde yerimizi sağlamlaştırdık ama tabii gelen geçen, iten kakan bitmiyor, bazen kavgalar bile çıkabiliyor. Adam konserin bitmesine bir şarkı kalmışken elinde 4 bira döke döke öne gitmeye çalışıyor. Ya birader, konser bitti, nereye gidiyorsun? On dakika daha içme, ölür müsün? Bazen bu arkadaşlar hunharca itilerek biraları ile beraber önlere doğru uçmaları kolaylaştırılıyor, tabii biraların yarısı dökülerek…

Evet günün headliner’ı Guns’n’Roses için geri sayım başladığında heyecan doruğa çıktı, ekranda bir tank devamlı bize ateş etti, animasyon başladı ve aniden It’s So Easy nin notalar girince büyük dalgalanma ve bağırış yerini coşkuya bıraktı. Bu arada Axl biraz şişirilmiş patates tadında idi ama gençliğimizin hit’leri ardı ardına devam edince ve de o performansı düşük gibi başlayan Axl giderek sahnede devleşince, adamların hala büyük grup olduğuna karar verdim. Mr Brownstone ,Welcome to the Jungle gibi hitlerle coşkun devam eden konser Chinese Democracy albümünden şarkılarda biraz durulsa da Rocket Queen, You Could Be Mine, Civil War, Used to Love Her gibi hitlerle ortam ateşlendi. Bu arada Axl giderek devleşirken performansı hiç düşmeyen Slash bizi gitara doyuruyordu. O nasıl bir adam arkadaş! Sabaha kadar durmadan solo atabilir, diğer gitarist ile atışmaları ve bir ara müthiş bir ekran manzarası karşısında Pink Floyd’dan Wish You Were Here’ı sadece enstrümantal olarak çalmaları unutulmazdı.  Sweet Child O’Mine, Don’t Cry, November Rain ve Chris Cornell’a saygı kıvamında Soundgarden hiti Black Hole Sun ortamı gene coşturdu. Ve ilk defa büyük bir festivalde bir grubun 3.5 saat ara vermeden sahnede kaldığını ve ortamı sürekli coşturduğunu gördüm. Konser 22.10 gibi başlayıp 01.40 civarlarında bittiğinde bizde hâl kalmamıştı tabii.

Gündüz nispeten serin olan hava (15-16 derece) akşam saatlerinde 6-7’lere düşünce bayağı bir titreme durumu yaşanmaya başladı tabii. Konserin ateşinden çıkınca acı gerçekle karşılaştık, hava kış gibi soğuktu. Benim üstümde kot mont ve polar olmasına rağmen üşüyordum. Bu, çadıra varınca yerini paniğe bıraktı çünkü çadırın içi bildiğin buzdolabıydı. Fena olmayan bir uyku tulumum olmasına rağmen gene de kıç titreterek sabaha kadar yarı uyur yarı uyanık şişme yatağın üstünde tırtıl misali debelendim. Genelde uyku tulumunun içi ısınır ama burada ayağı bir bölgeye uzatıyorsun, anaammm sanki ayak buz kalıbına değiyor! Neyse ilk gece böyle maceralı bir şekilde atlatıldı.

Sabah ben tabii kör vakit fırlayıp çadırdaki arkadaşları uykuları ile baş başa bırakıp kahvaltı yerine yollandım. Alana girişte sol tarafta güzel kahvaltı edilecek bir mekânımız var arkadaşlar, isterseniz yumurta, bacon karışımı bir tabak, sandviç, tereyağı, reçelden oluşan bir paket ya da muz, donut, turta tarzı şeyler alabiliyorsunuz. Bira bayağı tok tutabiliyor, ama bir vakitten sonra büyük biralarla devam edince “abijimmm öpümmmm” moduna girmeniz olası. O zaman da çadıra gidip bir saat kestirip enerji toplayabilirsiniz. Tabii hava sıcak değilse, yoksa çadır cehenneme inen merdiven oluyor o zaman.

İkinci günün ilk konseri benim için Avatar idi. Seviyorum bu adamları, öyle muhteşem albümleri yok ama keyifli müzik yapıyorlar. Sweden’dan babam çıksa dinlerim modunda melodic death, nu metal sularında gezinen grup sahne şovları ve makyajları ile ilgi çekiyor. Özellikle Johannes Eckerström (vokal) acayip bir adam; giyim, makyaj, mimikler, her an değişen ifadesi ile şarkıları yaşaması, fırın misali ağzı ve 1 metrelik dili ile çok başarılı bir frontman bence. Zevkle seyrettim. Hail the Apocalypse, Let it Burn ve Smells Like a Freakshow ile epey coşturdu kitleyi.

Sırada Marquee de Arkona vardı, bu Rus köylüsü grubu seviyorum. Pagan, Folk artık ne verdiyse müzik yapan grup ritüel tadında geçen konserleri ile bizi tütsü ve büyüye boğdular, bir ara arkadaşın “bak alkışla yoksa çarpılırsın“ şeklinde esprisi çokça gülmeme neden oldu. Bayağı bir kitlesi oldu grubun, Napalm Records ile çalışması da bunu kanıtlıyor. Masha tam bir yaramaz çocuk, coşkun ateşli ve metalik. Dokuzuncu albümleri Khram ile iyi notlar alan grup Shtorm, Goi Rode Goi, Yarilo gibi Rusça şarkılarını dil bilmememize rağmen metalin birleştirici tadı ile coşturmayı bildiler.

Sonrasında çadırda Yunan kardeşlerimizin ünlü grubu Septicflesh zamanı geldi. Adamların tarzı, kıyafetleri bayağı iyi. Severiz Symphonic Death Metal. Perde son albümden büyük hit Portrait of a Headless Man ile açıldı, giderek azarak The Vampire from Nazareth , Prototype, Pyramid gibi hitlerle devam etti, Anubis ve Dark Art ile doruğa çıkarak bitti. Bazı konserler keşke 3-5 şarkı daha devam etse diyor insan.

Bu arada çadırda art arda Vader ve Watain’in çıkacak olması ama Watain’in Iron Maiden ile çakışması büyük talihsizlikti. Birinci sahne önü yer tutacağımız için Avenged Sevenfold seyrettik. Çok büyük grup falan denip gazlanıyor, hep ana sahnelere falan çıkıyor bu grup, evet yeni nesile fazlaca hitap ediyor ama bence orta seviye bir grup, güzel hitleri olabilir, son albümde biraz daha olgunlaşma sürecine girmiş olsalar da ana sahneye uygun bir grup değil bence. Son albümden güzel bir şarkı The Stage ile başladılar konsere, Hail to the King, God Damn, Nightmare gibi hitlerle devam ettiler. Teenage tayfa coşsa da beni pek coşturmadı açıkçası. Geldikleri gibi gittilerJ

Veee bu festivale gelme nedenlerimden ilki sıradaydı, dünyanın en büyük grubu Iron Maiden… Heyecanlı bekleyiş sonucu banttan Ufo şarkısı Doctor Doctor duyuluyor, sonrası Churchill’s Speech ile o bildiğimiz melodilerin gelmesi ortalığın çığlık çığlığa olmasına yol açıyor. Sahneye inen uçak eşliğinde Aces High, Where Eagles Dare, 2 minutes to Midnight sonrası Blaze döneminden The Clansman, The Trooper, Revelations gibi dev hitler ortalığı yıkıp geçiyor. Muhteşem sahne tasarımı yanında bence dünyanın en iyi frontman’i Bruce Dickinson’un hastalık sonrası inanılmaz performansı beni ağlama noktasına getiriyor. Sürekli atlayıp zıplayan koşan Bruce, kâh alev makinesi ile alev püskürtüyor, kâh Eddie ile kılıç dövüşü yapıyor, kâh karanlıklar prensi olup elinde lamba ile dolaşıyor. The Wicker Man, Sign Of The Cross sonrası dev Icarus maketi eşliğinde hep bir ağızdan Flight Of Icarus, Fear Of The Dark ve The Number Of The Beast coşkuyu doruğa çıkarıyor. Bis sonrası The Evıl That Man Do, Hallowed Be Thy Name ve büyük hit Run To The Hills ile maalesef bu muhteşem ziyafet sona eriyor. Ana sahnenin önünden ayrılmak istemiyorum.

Iron Maiden şokunu hemen atlatıp hızla çadıra Ayreon seyretmeye gidiyorum. Bazen ben bile kendime inanamıyorum metal nasıl bir enerji ve motivasyon veriyor insana. İki saat ayakta tepinme sonrası sırada Ayreon. 1994’te Hollandalı besteci, çoklu enstrümantalist ve produktör Arjen Lucassen’in kurduğu bir proje grubu. 20 yıl boyunca sadece bir stüdyo projesiydi, fakat 2017’de Ayreon ilk kez Poppodium – Tilburg’da başarılı bir şekilde üç konser verdi. Graspop 2018 ilk kez Ayreon’un bir festival katılımı, bu sebeple çok önemli bir konserdi benim için. Simone Simons, Anneke Van Giersbergen, Tom Englund, Tommy Karaveik gibi devlerle sahne alan Ayreon, Age of Shadows ile başladığı konsere The Theory of Everything, Into The Black Hole, Everybody Dies gibi hitlerle devam ederek kapanışta tüm konuk sanatçıların beraber söylediği The Eye of Ra şarkısı ile muhteşem bir final yaptı ve tabii ki gene bize yetmedi. Saat 00.30 olmuştu ve bizde hâl kalmamıştı, çadıra doğru yol aldık. İkinci gecemizde bizi yine buzdolabı tadında bir çadır bekliyordu, ama bu gece daha rahat geçti benim açımdan, sanırım şartlara kolay uyum sağlıyorum.

Bu arada metal çarşıdan da bahsetmek istiyorum biraz. Festival alanının dışında bayağı sağlam tezgahların yer aldığı bir çarşı var arkadaşlar; ben oraya girince bir saatten aşağı hiç çıkamadım. Envaiçeşit aksesuar, plak, cd, t-shirt, giyim vs vs. Çok tatminkâr ve bu kadar şeyi bir arada bulabileceğiniz bir dükkanlar zinciri bulmak festivaller dışında biraz zor. Ben CD koleksiyonum için nadir ve bulunmayan CD ler bularak çok mutlu şekilde oradan ayrıldım.

Üçüncü gün saat 14.00 da Vixen grubu ile başladım güne. Bu ablalar çok tatlı, gündüz olmasına rağmen ana sahnede keyifli anlar yaşattılar. 70’lerde kurulan grup toplamda biri Live 4 albüm çıkarmış, pek verimsizler yani. Ama I Want You to Rock Me, Deep Purple cover’ı Perfect Strangers ve büyük hit Edge of a Broken Heart beni mutlu etti. Umarım güzel bir albümle dönerler sahalara.

Sonrasında bir Alman metal devi Accept bekliyordu bizi, gençliğimin grubu her ne kadar Udo sonrası vokale ısınamasam da bana güzel anlar yaşattı. Die By the Sword ile başlayan fırtına Restless and Wild, Fast as a Shark ve büyük hit Metal Heart ile devam etti. Gençliğim gene gözümün önüne geldi, Metal Heart’ı ilk duyduğum zamanki heyecan ve solosundaki şoku yine hissettim ruhumun derinliklerinde.

Üçüncü gün program bayağı yoğundu ve arka arkaya devleri seyretmeye devam ettim. Sırada çadırda daha önce hiç seyretmediğim Exodus vardı. Blood in Blood Out, Parasite gibi enfes şarkılarla devam eden konser Bonded By Blood ve The Toxic Waltz ile doruğa çıktı ve Strike of the Beast ile görkemli bir şekilde bitti. Kusursuz ve coşkulu bir konserdi. Ama gene kısa idi.

Ardından bin kere seyretsem bıkmayacağım başka bir Alman devi Kreator vardı sahnede. Arkadaş neden siz yaşlandıkça daha sert ve güzel çalmaya başladınız ya, o nasıl bir sahne , nasıl bir gaz, nasıl bir seyirciyi ele geçirme ve coşku, her şarkı ayrı bir bomba patlattı Belçika semalarında. Phantom Antichrist ile başlayıp Enemy of God, Satan is Real ile delirtici şekilde devam eden konser Phobia, Gods Of Violance ve Violent Revolution ile doruğa ulaştı ve Pleasure to Kill dev hiti ile ne yazık ki bitti. 11 şarkı yetti mi hayır. Bu arada ana sahnede Megadeth başlamak üzere idi ama ben son albümlerinin gazına gelerek çadırda At the Gates seyretmeyi seçtim.

Gothenburg metalin mucitleri son albümden To Drink From The Night Itself ile bomba gibi girdi, vokal Tomas’ı çok seviyorum, inanılmaz bir enerji ve vokal var adamda, sürekli oraya buraya koşup durdu. Muhteşem albümden At War With Reality, Death and the Labyrinth, eski albümlerden Slaughter of The Soul , Cold gibi bombalarla bitmek bilmeyen enerjili çok sağlam bir konsere imza attılar. Bu arada yakın zamanda 2 Aralık 2018 de Türkiye konseri haberini aldık, çok mutluyum, bir kez daha zevkle seyredilir.

Ana sahnede akşamın headlinelarından biri Volbeat’i seyretmek üzere sahneye yaklaştık, Danimarka çıkışlı Elvis Presley metal kavramını bize tanıtan grup aslında çok eğlenceli ve iyi bir grup, vokal ve enstrüman hakimiyeti çok iyi , gayet de güzel vakit geçirtiyorlar insana, millet dans ediyor falan, neşeli müzik, ama 30 dakikadan sonra hep aynı şeyi çalmaya başlıyorlar gibi geliyor ve konsantrasyonu kaybediyorsun. The Devil’s Bleeding Crown, Johnny Cash coverı Sad Man’s Tongue, The Everlasting, For Evigt ve Seal The Deal ile çok güzel vakit geçirttiler. Bu arada ölüm haberini aldığımız eski Pantera bateristi Vinnie Paul’u dev ekrana yansıtıp anmaları güzel bir sahne oldu. Metal işaretlerimizi Vinnie’ye yolladık. Gecenin son grubu Marilyn Manson idi ama hiç ilgimi çekmediği için giderken geri geri yürüyerek ekrandan biraz seyrettim.

Bu arada konserler sonrası party için Classic Rock Cafe diye bir mekân var, rivayete göre gecenin ilerleyen saatlerinde çıplak ablalar dans ediyormuş ama gecenin 01.00’inde önündeki devasa kuyruk ve yorgunluk ablanın kralı çıksa beni orada tutamayacaktı, bu nedenle hemen çadıra yönlendik gene. DJ Carl diye bir eleman sabah 4 e kadar metal çalıyor, sonra uyuşturucu ve içki ile serilen arkadaşları ilk yardım ekibi taşıyor. Adam çadırı da bulamaz, nereye taşıyorsa artık. Bu arada her türlü uyuşturucu yasak (sözde), girişte sigara paketimin dibine kadar aradı bir Yeşilay abla beni ama içeri bir giriyorsun, welcome to Marihuana WorldJ herkes içiyor, ve çok güzel kokuyor meret.

Üçüncü gece artık iyice rahat geçiyor, ama bende az uyuma bir hastalık, sabah gene 7-8 gibi fırlıyorum, duş, kahvaltı ve son Merch bakışlarının ardından son günü verimli geçirmek adına saat 14.00’de Tyr seyretmeye çadıra yollanıyorum.

Faroe adalarından (orası nere?) çıkan Folk metal grubu İstanbul’da da konser verdi, eğlenceli coşkulu bir grup, özellikle dombili ve komik suratlı gitaristi kendini izletiyor. Blood Of Heroes, Hall Of Freedom, By The Sworn in My Hand gibi kılıç kalkanlı şarkıları ile bizi Folk Metale doyuruyor adalı abiler.

Sonrasında gündüz gündüz depresyona girmek istediğimden olacak çadıra Shining dinlemeye gidiyorum. İsveç’ten babam çıksa dinlerim misali çok sevdiğim bir tarz olmasa da bu Depressive Black Metal grubunu dinlemek istiyorum. Niklas Kvarforth abimiz karizmatik, biraz psikopat bir abi, kendini falan kesiyor sahnede. Bir şişe viski ile çıktı sahneye, ve sanırım bitirdi onu. Han Som Lurar Inom, Förtvivlan gibi enteresan isimli şarkıları ile bayağı  bir sarıyor seyirciyi, benim için değişik bir deneyim, çok böyle konser seyretmedim çünkü.

İki saatlik bir aradan sonra hiç seyretmediğim ve seyretmek için 30 dakika önceden çadıra geldiğim İtalyan devi Lacuna Coil’i izlemek için hazırlanıyorum. Muhteşem vokal Cristine Scabbia’yı nerdeyse en önden seyrediyorum, ama inanılmaz sahne performansı ve hareketleri ile resmen hipnotize ediyor insanı, seyirci ile güzel bir etkileşimi var. Sırayla Trip The Darkness, Blood Tears Dust, My Demons’ı sıralayan grup bir ara bateri setinin arızalanması ile AC/DC’den Highway To Hell’i müziksiz olarak bize söyletiyor. Konser boyunca hiç headbang yapmayan Cristine tiyatral hareketleri ve süper mimikleri ile seyirciyi coşturuyor. Depeche Mode coverı (bence muhteşemdir) Enjoy The Silence ile zirveye çıkan coşku Heaven’s a Lie ile son buluyor. Sabaha kadar çalsalar dinlerdim rahat.

Sırada ana sahnede devler topluluğu Hollywood Vampires var, Alice Cooper, Joe Perry ve Johnny Depp’den oluşan süper grup keyifli anlar geçirtiyor. Çeşitli coverlar çaldıkları performansta AC/DC coverı The Jack, Motorhead coverı Ace Of Spades, The Who Coverı Baba O’Riley, iki Aerosmith coverı, arada Alice Cooper şarkıları I’m Eighteen, School’s Out gibi bomba hitleri sıralayıp  coşku yaratıyorlar. Alice Cooper büyük adam, sahne hakimiyeti o kadar güçlü ki, kendine hayran bırakıyor. Kızlar Johnny Depp için yırtınıyor önde tabii.

Konser bitiminden 10 dakika sonra diğer ana sahnede bu festivale gelmemin başka bir sebebi Judas Priest başlıyor. Güzel bir yer tuttum bu sefer, en ön sıranın hemen arkası, zaten o en önü tutmak pek mümkün değil, nasıl orada sürekli birileri oluyor anlamıyorum. Geceden gelip yatıp sonra kendi çişlerini falan içip bir çeşit geri dönüşüm durumu ile bütün günü orada geçiyorlar sanırım.

Judas Priest, son albümden muhteşem Firepower ile girdikleri konsere Grinder, Sinner, Turbo Lover, Freeweel Burning gibi dev hitlerle devam ediyor Hell Bent For Leather ve gaz parça Painkiller ile bitirir gibi yapıyor. Bu arada şuna değineceğim; Rob Halford gerçekten hâlâ en iyi metal frontmanlerinden biri, inanılmaz bir karizması var. Andy Sneap, Glenn Tipton’ın yokluğunu az da olsa doldurmuş ama gözler onu arıyor. Turne başında parkinson hastalığı yüzünden müziği bırakmak zorunda kalan Glenn Tipton, Rob babanın sizi gerçek metal tanrısı ile tanıştıracağım sözleri sonrası sahneye geliyor. Hastalığın etkileri çok belli, zor yürüyor, zor gülüyor, parmakları titriyor, boğazımda bir şeyler düğümleniyor ve kendimi ağlarken buluyorum, yaşlar yanaklarımı ıslatıyor. Ama o hasta adam birden Metal Gods şarkısını çalmaya başlıyor, titreyerek yılların alışkanlığı ve ustalığı ile ve büyük tezahürat eşliğinde ardı ardına Breaking The Law ve Living After Midnight’ı çalıyorlar, Rob bir an bile eski kader arkadaşının yanından ayrılmıyor, belki düşerse tutmak için. Onlar artık birer tanrı biz metal severlerin gözünde, hep de öyle kalacaklar.  Alkışlarla uğurluyoruz metal tanrılarını.

Judas Priest konserinin etkisi sonrası bu sefer ana sahne bir başka bir dev var: Ozzy Osbourne. Artık son günün yorgunluğu iyice bassa da babayı bir kez daha görmek için bir yerlere konuşlanıyoruz. Sürekli veda turnesi yapıp bir türlü veda edemeyen bu yıllanmış metal devi muhteşem bir konsere imza atıyor. Ayakta zor duran adam sahnede devleşiyor. Bunda tabii muhteşem grubunun da etkisi var, gitarda deli Zakk Wylde, bateride Allahın delisi Tommy Clufetos (Black Sabbath reunionda da izledik) zaten yetiyor muhteşem bir konser seyretmeye, acayip gitar soloları, bateri atakları her an coşkuyu diri tutuyor. Zakk seyircinin arasına inip solo falan atıyor. Bark At the Moon, Mr Crowley, No More Tears, Shot in The Dark gibi hitlerini sıralayan yaşayan efsane, Fairies Wear Boots, War Pigs, Paranoid gibi dev Black Sabbath hitlerini de söyleyip konseri bitiriyor. Biz de bitiyoruz, dört günlük dev macera yerini hüzüne bırakıyor. Bir festival daha sona erdi.

Üzgün bir şekilde çadırlara son gecemizi geçirmek üzere dönüyoruz, güzel bir uyku sonrası sabah erken kalkış ve yola çıkış, arabamızı alıp kiraladığımız yere teslim ederek uçaklarımıza atlayıp yurda dönüyoruz. (Come back to real life)

Bu festivaller sonrası insanda derin bir boşluk oluyor, biraz zaman geçince gerçekten orada olduğuna, o şarkılara eşlik ettiğine ve o grupları izlediğine inanamıyorsun, ne kadar çok anı birikiyor, ne coşkular yaşanıyor. Ama her güzel şeyin sonu olsa da yaşanmışlık ve anılar bizi mutlu kılıyor, bir dahaki planlara başlamak için sabırsızlanıyoruz…

Darısı bir dahaki festivallerin başına.

 

Fotoğraflar: Graspop Metal Meeting

Bir Yorum Yazın