It’s coming home…it’s coming home…it’s coming!

Bunlar, geçtiğimiz yaz İngiltere’nin Dünya Kupasına katılma başarısı için her haberin başında yayınlanan, kimsenin ben duymadım diyemeyeceği sözlerdi. Ayrıca, futbol taraftarlarının bu üç sözü neden söylediklerini açıklayan yazılar da yaygındı. 1996 yılında The Lightning Seeds ve komedyenler Frank Skinner ve David Baddiel, halkı Euro 96 konusunda teşvik etmek için bir araya geldi. Futbol doğduğu topraklara geri dönüyordu – İngiltere’ye.

The Football History Boys adlı blog okuyucular için gerçekten hepimizin merak ettiği bir şeyi, güzel oyun ve müzik arasındaki ilişkiyi yazdı. Bu ilişkinin kökeninin modern zamanlara ait değil, futbol tarihinin olağanüstü başlangıcına dayandığı kesindir.

Bugün her şey son 100 yıldır olduğu gibi. İngiliz Gazete Arşivi’ndeki hızlı bir arama, bu yönü vurgulamaktadır. 1894’te, Bath Chronicle’da, Brighton Society’de taraftarlar tarafından söylenen şarkılarla ilgili bir gazete yazısı görmek mümkündür.

Yukarıdaki şarkı, söz konusu sporun daha emekleme döneminde gördüğü değişmez popülaritenin kanıtıdır. Bu eğilim, sonraki yıllarda ve II. Dünya Savaşı boyunca devam edecekti. Aslında, arşivler boyunca futbol şarkıları genellikle taraftarlar tarafından yazılıyor ve gazetelere gönderiliyor – taraftarların ve gazetecilerin eleştirilerine açık biçimde.

“Football Yes, Football, özellikle kış oyununun takipçileri arasında çok popüler olan bir şarkıdır. Özellikle yerel ilgi söz konusudur, çünkü söz ve müzik, Ardingly College org çalan Bay G. T. Francis tarafından yazılmıştır. Müzik, akılda kalıcı bir nakarat ve canlılığa sahipken sözler, öğrenmesi kolay ve sporun ruhuna uygundur. Taraftarın kullandığı şarkı başarısını kanıtlamalıdır. Değeri yüksektir.”

Futbol ve Müziğin Birleştiği Kıta: Afrika

Holt, oyunun büyümesinde müzikhollerin önemine dikkat çekiyor. Örneğin, 1920’lerde futbolcular bazen müzikhol afişlerinde görünmek zorunda kaldılar. Futbolcuların statüsü ve şöhreti büyümeye başlamıştı. Matthew Taylor, taraftarların genellikle müzikhollerden şarkılarını alıp, kendileri gibi benimsediklerini yazıyor. Zamanla, bu melodiler destekledikleri kulüplerin kimliğinde yer etti.

Bu nosyonu belki de ‘You’ll Never Walk Alone” şarkısından daha net bir şekilde gösteren olmamıştır. Kimi futbol taraftarlarına habersizdir, ama onun kökenleri Rogers ve Hammerstein müzikali olan ‘Carousel’ içinde yatar. Şarkı, 1958 Münih uçak kazası felaketinin ardından, kısa bir süre için Manchester United taraftarları tarafından, İngiliz futbolunun temellerinin sarsıldığı bir zamanda birlik olunması amacıyla ilk kez söylenmişti. Ancak 1963’te, şarkı başka bir kulüp tarafından sahiplenildi- United’ın en büyük rakiplerinden biri olan “Liverpool” tarafından…

Gerry Marsden tarafından yapılan kaydın ardından, Liverpool taraftarları düzenli olarak şarkıyı söylemeye başladı ve böylece tarihlerinde yer etti. Anfield’da bir Avrupa kupası maçından önce Kop tribünün şarkıyı söylemesi görülebilecek en güzel şeylerden biri. Şarkı, formanın üzerindeki takım arması gibi kulübünün kumaşına, kimliğine nüfuz etti. Celtic taraftarı da aynı zamanda şarkıyı kendilerinin kullandığını iddia edeceklerdi – 1996’da Kupa Galipleri Kupasında Kırmızılarla berabere kaldıklarından sık sık söylemeleri…

“Dokunaklı sözlerin Anfield’de kalıcı olması, stadyum kapılarının üzerinde dövme demirden sonsuza dek sabit kalması, futbolu bir spordan daha fazlası olarak yaşayan taraftarlar için kalıcı bir hatırlatma olması şaşırtıcı değil.”

1960’larda müzik, ana akımın içine hiç olmadığı kadar girdi ve bu sanat formu yeni ve gittikçe artan deneysel tarzları ele alacaktı. 1970’ler ve 1980’lerin başında, sadece tarafların söylediği daha fazla şarkı görülecekti. Oyuncular bile olaya dahil olmaya başlamışlardı. ‘Back Home’, 1970 Dünya Kupası’ndan önce İngiliz milli takım oyuncuları tarafından kaydedildi. Şarkı hemen popüler oldu, listelerin başına yerleşti ve üç hafta boyunca orada kaldı.

1980’lere gelindiğinde futbol ve müzik artık el eleydi. Dünya Kupaları ve FA Cup final maçları, bir kulübün vokal tonlarını test etmesi için ideal bir fırsat olarak görünüyordu. İskoçya’nın  ‘We Have a Dream’ ini Osvaldo Ardiles’in akıllarda kalan dizeleriyle  “In the cup for Tott-ing-ham” şeklinde söyleyişi gibi. Müzik, bir kulübün kimliğinin bayrak, lak lak ve atkı gibi bir parçasıydı.

On yılın sonunda, bir zamanlar belki de sporun en yeteneklerinin biri olarak anılmadan önce ‘The Anfield Rap’le John Barnes’ın müzikal yeteneklerini gözler önüne serdiğini görecektik.

New Order’ın World in Motion şarkısı aslında çok iyi bir şarkı. Listelerde 1 numaraya yükselen şarkı İngiliz 10 numarasının rap vokallerini içeriyor. Dans ( rave) ve rap müziklerini harmanlayan eser, gelecek on yılın janrını da tanımlayabilecek nitelikte. Yukarıda sözü edilen “Three Lions”, 1996’da, Fransa 98’de listelere girmeden önce Wembley çevresinde bağıra bağıra söylendi. Fat Les ‘”Vindaloo” da iyi bir liste başarısı elde etti ve Britpop’un yükselişi sanatçıların kulüp sadakatlerini ortaya koymakla gurur duyduğunu gösterdi. Bu, Oasis ve Manchester City’yi akla getiriyor.

Bugün, futbol şarkısı geçmişte kalmış gibi görünüyor. Harry Kane’in içten bir pop şarkısı söylemesini görmek şaşırtıcı olurdu. Belki de oyuncu katkısı olan son gerçek şarkı, Euro 2016’dan önce Manic Street Preachers ve Galler Milli Takımı tarafından söylenmiştir. Bununla birlikte, geçtiğimiz birkaç ay içinde, müzik ve konum arasındaki bağlantıyı bir kez daha bir araya getiren ‘Bands FC’ nin yükselişini gördük.

Image result for manic street preachers come on wales

Peki neden bu kadar önemli? Basit. Bu bizim yazımızda tekrar tekrar ortaya çıkan bir tema: “Kimlik” Futbolun başarısı, insanların kimlik geliştirmesi ve başka hiçbir yerde bulamadıkları bir kardeşlik yaşamalarına yardımcı olma yolu olması. Savaş öncesi müzik salonlarından günümüze spotify ve itunes kullanımına kadar futbol ve müzik birlikte büyüdü. Birinin popülaritesi diğeriyle güçlü bir şekilde ilişkili oldu ve bu konunun üzerine neredeyse hiç düşmedik. Yazılacak daha çok şey var.

thefootballhistoryboys.com