Berkay Akbudak

Bütün sanat dalları birbiriyle akrabadır. En çok akrabaya ise son çıkan tür olarak varsayılan sinema sahiptir ve bence her birine eşit yakınlıktadır. 20. yüzyılın başından günümüze kadar gelen sinema sanatı üzerine ilk fikirler ortaya atılmaya başladığında diğer bütün sanat dalları (resim, müzik, heykel, edebiyat hatta mimari) yüzyıllar içinde büyük değişiklikler ve gelişim kaydetmiş, kontrol edilemez bir yığın sahibi olmuştur. Bu yüzden ailenin en genç üyesi olan sinema hepsinden şanslıdır, çünkü abileri/ablaları kendi tecrübelerinden; başarı ya da hatalarından dersler çıkararak neyi doğru neyi yanlış yapacağına dair kendisine tavsiyelerde bulunabilir. Diğerlerine kıyasla hala çok genç olduğu (100 küsür yaşında olsa da) için büyüklerinden yardım alma, etki kaynağı bulma, fikir uygulama, ilham alma ve hatta çalma çırpma lüksüne hak ettiğinden fazlasıyla sahiptir. Bu üstüne titrenen şanslı küçük kardeşi belki de en çok şımartan abisi/ablası ise edebiyattır. Homeros’tan başlatırsak bugüne kadar yazılan bütün kitaplar sinema sanatı için hizmete sunulmuş eserlerdir. Klasiklerden, günümüz popüler romanlarına kadar bazen direk bazen de dolaylı (serbest çağrışım) olarak binlerce uyarlama film çekilmiştir. Edebiyat, sadece hikaye ve karakter örnekleri ile değil, oluşturduğu akımlar sayesinde sinemayı içerik ve o içeriği sunuş biçimi olarak yani teknik-teorik olarak da etkilemiştir. Mesela bu yazının konusu olan John Cassavetes eminim Albert Camus’un 1956 yılında yayınlanan Düşüş romanını okuduktan sonra yaratmak istediği sinema tarzını tasarlayıp 1957 yılında ilk filmi “Shadows”’u çekmeye başlamıştır. (En azından ben öyle olduğunu hayal ediyorum)

Kariyerine 1950’lerde sert yakışıklı bir aktör olarak Hollywood ormanlarında başlayan bu Yunan asıllı adam içindeki kaynamayı engelleyemeyerek dünya sinema tarihine apayrı bir dosya olarak geçecek film külliyatı üreten bir yönetmen olarak – oyunculuğa da asla ara vermeden – devam edecektir. Oyunculuğa başladığı yıllarda çağdaşı olan James Dean ve Marlon Brando gibi metod oyunculuğunu benimser. Bu yaklaşımı ilerde çekeceği filmlere olan bakışını etkiler. Filmlerinde gerçeği yalnızca gerçeği anlatma kaygısının, bunu en sade en müdahalesiz, en doğal haliyle vermeye çalışmasının temelleri oyuncuyken benimsediği bu prensipler sayesinde atılır. Varoluşçu ağabeylerinin yanına aynı tarihlerde zirveyi yaşayan beat kuşağı babaları da koyunca artık tutamaz kendini. Yazıp yönettiği, çok büyük ölçüde kendi finanse ettiği ilk filmini iki senede zar zor tamamlar. 1950’ler bitip de 60’lara doğru ilerleyen zamana denk gelen bu ilk filmin etkisi hemen görülür. Küçük çaplı bir hayran kitlesi oluşur ve geri kalan kısım da filmin ortaya koyduğu yaklaşımı anlamaya çalışır. Hakkında makaleler yazılır, söyleşiler yapılır vs. Gözlemlerim ve yazı için yaptığım araştırmalar sonucu benimle aynı fikirde olan başkalarını da gördüğüm için büyük gibi duran iddiayı buraya bir de ben not düşeyim. Film önceleri memleketi Amerika’dan çok Avrupa’da, özellikle Fransa’da çok ilgi görür. Filmi izleyen yeni yetme üç sinemasever arkadaş, (François Truffaut, Jean-Luc Godard ve Claude Chabrol) filmden çok etkilenirler. Bu etkiyi anında manifestoya dönüştürdükten sonra her biri ayrı ayrı ve ortak çektikleri filmlerle Fransız Yeni Dalgası denen ve bir süre dünya sineması üzerine söz söylenen zeminin inşasına başlarlar. Kısacası Fransız Yeni Dalgası aslında Cassavetes’in dalgasıdır. Bu da yetmemiş yıllar yıllar sonra bu yeni dalgayı biraz daha derinleştirme ve ileriye götürme (ne gerek varsa) kaygısıyla yola çıkan Lars Von Trier ve Lars’tan on (10) kat daha iyi sinemacı olan Thomas Vinterberg yeni bir manifesto yayınlayarak Dogma 95 akımını (yahu ne gerek varsa) başlatırlar. İşte bu dogma da  Cassavetes’in dogmasıdır. (Tamam belki bu akımların ortaya çıkmasını sağlayan tek baba değildir ama son ve en güçlü olanıdır.)

Sinema tarihi sürüsüne bereket oyuncu-yönetmen/yönetmen-oyuncu gibi iki ana görevi yerine getiren filmcilerle dolu. Chaplin’den 2014 senesinde Cannes’da yarışan Ryan Gosling’e kadar. Bir çoğu hatta belki hepsi film çekmeyi bir standart prosedür olarak gerçekleştirdiler. Sinema sanatına büyük sözler söylemediler, çok iyi filmler çekmiş bile olsalar şaşırtmadılar, yapılanı tekrar ettiler. Tabi ki aralarda çok iyi örnekler var, mesela Clint Eastwood standart bir oyuncu olabilir ama bence müthiş bir yönetmen, Kevin Costner oyunculuk kariyerinin zirvesinde, 30 yaşında 7 Oscar’lı “Dances With Wolves”’u çekti. Mesela Sean Penn, üst sıra bir oyuncu ama yönettiği hiçbir filmde oynamayarak bu durumu fırsata dönüştürmedi, müthiş filmler çekti, bir “Indian Runner” insanı nasıl nakavt etmez. Neyse uzatmayalım, yav Ben Affleck’in Oscar’ı var, yazarken başıma ağrı girdi.

Oyuncunun yönetmenlik yapmasına hiç itirazımız yok, kimsenin yönetmenlik yapmasına itirazımız yok, yerli örnekleri de mevcut ama Cassavetes’i bütün bu oyuncu-yönetmen/yönetmen-oyuncu arkadaşlardan ayrı tutmak gerekir. Onu ayıran özellik yönetmenlik yaparken sanatın mevcut standartlarıyla oynayarak yer değiştiren, ters yüz eden, dalga geçen, hesap soran, azarlayan, iddialı bir sinemacı olmasıdır. Bu özellik onu “author” yönetmenler sınıfına sokuyor, yani çektiği filmlerin aynı zamanda senaryolarını da yazan, filmin hemen her şeyiyle, müziği dahil, tek başına ilgilenen istisnai bir yönetmen. (Yeri gelmişken, hapiste olduğu zamanlar başka yönetmenlerin çektiği projelerine bile sürekli müdahale eden Yılmaz Güney abimize selamı da bir borç bilirim.)

Amerika’nın bu kadar göbeğinden gelip de Hollywood olmamak, sürekli direnmek kolay değil. Değil ama bunu yapan bağımsız sinemacıların sayısı da o kadar çok ki Amerikan bağımsız sineması bile dev bir sektör. Bu ne yaman kapitalizmdir a dostlar. Her neyse, John Cassavetes, vahşi ve aç Hollywood’un yarattığı yapay ve yalan dünyaya karşı gerçek insanlar ve gerçek hikayeler anlatmak derdiyle arka arkaya filmler üretti. Amerikan rüyasının kalben çaresiz ve koca bir boşluk olduğunu, ana akım filmlerde bahsi geçmeyen insanların, dile getirilmeyen hikayelerini anlatıp durdu. Filmlerini belgeselvari bir yaklaşımla, artık belgeseller bile kurmacayken kamera arkasında birilerinin olduğunu unutturarak, kurmacayı hissettirmeden, (bazen zorlamaya kaçsa da ) aşırı sade bir anlatım dili kurarak çekti. Adam tutkulu filmcidir, hatta “Gerçek yaşam kamera önünde olandır.” diyecek kadar işi abartmıştır. Hikayelerinde giriş-gelişme-sonuç ilişkisine hiç takılmadığı için film yönetme biçimi söyledir: Çat diye içinde insanların yaşadığı bir eve izinsiz giriyor, mutfakta yemek yiyor, banyoda duşunu alıyor, evin her yerinde sigara içerek dolaşıp başka bir kapıdan, istediği zaman küt diye çıkıyor, bu da film oluyor. Filmlerinde doğaçlamaya fazlaca yer veren bir anlayışı var ama bu denetimsiz bir anlayış değil; mutlaka yazılı metin üzerinden çalışıyor. Oyuncular bu metne bağlı provalar yapıyor ve kendi dediklerine göre (bunu bana demediler tabi bir yerden okudum) provada çıkan doğaçlamaları kamera önünde tekrar ederek filme çekiyorlar. Bu kamera çoğunlukla kendi kullandığı, tekinsiz, huzursuz, serseri, sürprizlere açık, seyyar bir 16 mm kamera oluyor. Filmlerinde mükemmel hazırlanmış dekorlar, mükemmel gözüken oyuncular göremezsiniz. Belirli, kalın bir hikaye anlatmaz, kişi (karakter) baskın filmler çeker. Karakterleri film kahramanlarından çok roman kahramanları gibidir. Filmlerinin en belirgin teması yalnızlıktır. Cassavetes “Killing Of A Chinese Bookie” filminde (ki en sevdiğimdir) yalnızlık, aynı yerde takılıp kalmak, çaresizlik, “Opening Night” filminde (ki en sevdiğimdir) yine yalnızlık, yaşlanmak, anlaşılamamak, “A Woman Under The Influence” filminde (ki en sevdiğimdir) yine yalnızlık, çaresizlik, kadın olmak, delirmek, “Faces” filminde (ki en sevdiğimdir) yine yalnızlık, sevgisizlik, bıkkınlık, yorgunluk gibi derin mevzulara, ine çıka, pata küte, şair romantizmi ile yaklaşan bir eskrim ustası gibi uzun süre savunma yapıp maç boyunca en ince noktalara kılıcını batırarak tüm puanları alan, ciğerin dibine kadar işleyen bir sanatçıdır.  İşte bütün bunlar sayesinde Cassavetes filmleri ana akım Hollywood’un zıddı; cilalanmamış, pürüzlü, az pişmiş filmlerdir.

Filmlerini çekebilmek için, tipik piyasa filmleri de dahil bir çok filmde oynar, bunlardan kazandığı parayı projelerine harcar. Kendi evini, arabasını, özel eşyalarını filmlerinde kullanır. Çektiği 12 filmden 10’unda, kendi vefatına kadar 35 yıl evli kaldığı Gena Rowlands oynar. Ben bağımsız diye John’a derim.

Bağımsız olmanın en büyük (belki de tek) sorunu proje boyunca denetimsiz olmak. Denetleyen olmayınca da kaptırıp eseni yapabiliyorsun. Hesap soran, yau bilader o öyle olmaz diyen yok. Hele bir de harcadığınız para sizinse ooh. İstediğiniz uzunlukta çekip kurgulayabilir, lazım olmayan diyaloglarla dolu, gereksiz bilgi içeren, olmasa da olur (hatta daha iyi olur) dediğimiz sahnelerin hepsini kullanabilir ve bizi bayıltabilirsiniz. Yani yazar diyor ki bağımsız olmak demek denetimsiz olmak demek değildir, az ayarınız olsun. Cassavetes bu tuzaklara düşmemiş bağımsızlığın hakkını vermiştir.

John Cassavetes sevgi ve hayranlığı bizlere sadece iyi filmler verdiği için hak etmiyor, aynı zamanda açtığı yolda, gösterdiği hedefe durmadan yürüyeceklerine ant içmiş birbirinden ala yönetmenleri etkileyerek sinemanın daha yükseğe ve ileri taşınmasını sağlamıştır. Başta “Faces” filmi Woody Allen ve Robert Altman gibi devlerin film tarzlarını oluşturmalarında büyük etki sahibidir. Jim Jarmusch (özellikle ilk iki filmi ile) Cassavetes’in en büyük mirasçılarındandır. Seteven Soderbergh ilk filmi “Sex, Lies And Videotape” ile aynı yolun yolcusudur. Her filmden, her sinemacıdan çok etkilenen acayip Tarantino ilk filmi “Reservoir Dogs” ve gereksiz “Jackie Brown” filmlerinde John dayısına selam çakar. O zamanlar henüz cıvımamış olan Steven Spielberg, Cassavetes’e öykünerek başyapıt “The Sugarland Express”’i çeker. John’un “Killing Of A Chinese Bookie” filminin hikayesini birlikte yazdıkları Martin Scorsese, o kadar büyük Cassavetes hayranıdır ki onun etkisiyle çektiği “Alice Doesn’t Live Here Anymore”, “Mean Streets” ve “Taxi Driver” ile dev yönetmen olunca bu gücünü John’un filmlerinin dağıtımı ve gösterimi için kullanır. Ama içlerinde belki de en çok etkilenen ayarsız Jean-Luc Godard olmuştur. 1959’dan beri nerdeyse her sene bir Cassavetes filmi çekerek suyunu çıkarmıştır. Godard sevmeyiz o onun sorunu. Cassavetes’e bayılırız bu da benim sorunum.

Peki bu kadar sinemacıyı etkileyen, kendinden sonrakileri yetiştirip bazılarını dereceyle mezun eden, büyük bir iddiayla Fransız yeni dalgasını ateşlediğini söylediğimiz bu Yunan asıllı Amerikan kimlerden etkilenmiş, kimleri takip etmiştir? Çok uzatmayalım burda da  karşımıza Avrupalı dedeler çıkıveriyor. İsveçli Bergman ve İngiliz (evet İngiliz) Hitchcock. Özlerinde farklı sinema yaklaşımları geliştirmiş bu iki dev adam, Cassavetes’in yetenek ve vizyonuyla birleşince yeni bir şekle dönüşüveriyor, diğer ikisine yakın ama bambaşka bir şekil, diğer ikisinden bağımsız bir şekil.

Oyuncu olarak dengi çok ama yönetmen olarak çok özgün ve bağımsız olan bu adam 59 yaşında sirozdan ölür. Çekmeye ömrünün yetmediği “She’s So Lovely” senaryosu oğlu Nick Cassavetes tarafından (şanslı velet), vasiyet ettiği üzere Sean Penn ile çekilir.

Bonus: Cassavetes, en iyi yönetmen, en iyi senaryo ve en iyi erkek oyuncu dallarının hepsinde, şu ana kadar aday gösterilen 8 kişiden biridir. (Diğerleri: Orson WellesWoody AllenWarren BeattyGeorge ClooneyRoberto BenigniJohn Huston ve Kenneth Branagh

*Berkay Akbudak tarafından kaleme alınan bu yazı Yön Dergisinden alınmıştır.

Bir Yorum Yazın