Elbette dünyanın bütün şiirlerini okuyacak, tüm şarkılarını dinleyecek kadar vaktimiz yoktu. Acele etmenin de bir faydası olmayacaktı. Daima birkaç adım geride kalacağımızın farkına varıyorduk da kabul etmesi bile zaman alıyordu.

Bazı zamanlar koca şehri aralayıp uzak semtlerden tek bir muhabbet için biraraya geliyorduk. Bu durum artık kafalarımızı boşaltmaya yardımcı olan bir hal olmuştu, iyi de geliyordu doğrusu. Her seferinde gelemeyen kişiler olsa da onları da hikayelere ortak ediyorduk.

Gece 23.30 suları, sohbet fena gitmiyordu. Dertleşme kısmına kısa süre önce geçmiş, masada tükenen malzemeleri tazeleyip tekrar oturmuştuk. Müzik nasıl abi değiştireyim mi? Yok be devam edelim Doors’dan dedi Raşit Abi.

Nerede kalmıştım diyerek devam edecek gibi oldu. Abi dedim, hani ilkokul iki üç gibi diye başlamıştın ya. Ha, tamam, neyse ayrıntıları bırakalım da, sonuçta mutlu bir çocuk değildim. Aslında direkt bana kast edilen bir mevzu da yoktu,  o zamandan beri genel bir memnuniyetsizliğim vardı hayata karşı. Abi dedim, o yaşlarda normal değil mi? Tamam belki normal olabilir de sevmiyordum işte.

Bir doğum günümde oyuncak tren gelmişti, hani rayları falan birleştiriyorsun, pilli lokomotifi olanlardan. O  zamanlar ne oyuncak olacak, yetmişlerin sonu, en iyilerinden biriydi bile.

Mahalle küçük, dünyalar da öyle, herkesin her şeyden haberi olur ya aynen öyle. Aileler birbirine misafirliğe gider gelir falan. Birkaç arkadaş vardı yakın oturduğumuz, okuldan eve, evden okula o yaşta ne sohbeti edeceksin. Neyse, sıkılırdım oğlum ben.

Kaşları çatılmış, yüzü düşmüştü. Tamam be abi, ne oldu bir sorun mu var? Dur geliyorum birazdan diyerek kalkıp tuvalete yöneldi. Koca cüssesiyle koridorda koyboluşuna baktım. Döndüğünde biraz daha sakin gibiydi. Sakallarındaki suyu sıvazlıyor, uzun beyaz saçlarını toplamaya uğraşıyordu. Ulan en azından şu havluları değiştir be oğlum, dedi ve oturdu.

Neyse, ortaokul sonda falandık, az biraz büyümüştük yani. Müzik konuşacak, şu şarkı şahane, bu grubu seviyorum diyecek yaşlara erişmiştik. Kadro neredeyse aynıydı ilkokul zamanları gibi. Cengiz vardı. Abisinin bir arkadaşı Almanya’da yaşıyor, her gelişinde kaset, plak falan getiriyor, biz de onlara gidip bu hazineden faydalanıyorduk. Pink Floyd, Beatles, Neil Young ne bileyim işte o yıllarda aklına ne gelirse. Cengiz, Doors’a sarmıştı, kasedini istediğimde bile, bak dinledikten sonra isterim ha, demeden vermezdi.

Lise yıllarında Küçükyalı taraflarına taşınmıştık. Eve dönüşlerde tren yolundan geçer saçma sapan hareketler yapardık. Tren geçerken avazımızın çıktığı kadar bağırır, raylara bozuk para koyardık. Türlü türlü hokkabazlıklar yapardık anlayacağın. Bir akşam dönerken ayağı takıldı oğlum Cengiz’in. Nasıl yahu dedim. Bayağı işte, tren geçerken düştü oğlum. Hayatı kurtuldu ama kolu koptu oğlum herifin. Hiç birşey yapamamış, öylece donup kalmıştım. Dirsek üstünden kolu koptu gözlerimin önünde. Dur abi tamam dedim, ayağa kalktım müziğin sesini kısmak için. Dur dedi kalsın, sakın kısma.

Sonra taktım işte trenlere. Olayın üzerinden birkaç gün geçmişti, donuktum hâlâ. Küçüklüğümde gelen o oyuncak treni buldum evde. Bir türlü atılamayan, üzerine anlam yüklenmiş bir sürü eski eşyanın istiflendiği gömme dolabın bir yerinde duruyordu. Kutusu bile sağlamdı. Çok oynamamıştım zaten o zamanlar. Bir akşamüstü kurdum masanın üstüne başladım yürütmeye rayların üzerinde. Annem mutfaktan salona geldiğinde tuhaf  bir bakış atmıştı, hiç unutmam.

O günlerde anlamıştım ansızın bir yolunu bulup çıkıyordu içimizdeki ağır yük.

Üniversitede Ankara’yı kazandım, neyse işte makina falan filan. Bir aile dostumuzun oğlunun yanına ev arkadaşı olarak taşınmıştım. İyi çocuktu, sessiz sakin, kendi halinde. Uyuşmuştuk en azından. Okul çıkışları hemen eve gitmeyi sevmezdim. Bir gün Tunalı’da yürürken vitrinin birinde şahane oyuncak trenler gördüm, o an başladı aslında bu merak. Artık elime geçen parayı yatırır olmuştum yeni gelen modellere. Dükkan sahibi de bu tip işlerin meraklısıydı her türlü detayda yardımcı oluyordu. İki yılın sonunda vasatın üstü bir koleksiyona sahip olmuştum.

Arada haberleşiyorduk Cengiz’le. O İstanbul’da kalmıştı, ilk sene kazanamayıp sonrasında Marmara’da bir bölüme girmişti. Neyse, bir gün aradı ve hafta sonu Ankara’ya geleceğini söyledi. Çok sevindim doğal olarak, iki sene olmuştu görüşmeyeli ve bir sürü konu birikmişti konuşacak.

Otobüs terminalinde karşıladım, Ankara ayazında biraz dolaşıp evde aldık soluğu.

Evde ufak bir oda daha vardı pek kullanmadığımız, içinde de bir çekyat. Esyalarını oraya bırakıp salonda sohbete başladık. Alıştım oğlum dedi tek kolla yaşamaya. Tamam yahu diyordum başka konu mu yok gibisinden. Bak iyi ki sağ taraf duruyor. Belki de konuşmak istiyordu, kaza anıyla ilgili hiç konuşmamıştık geçen süre zarfında.

Dur bak dedim, müzik açalım diyerek taktım karışık Doors kasedini. Oh be şöyle. Var mı içecek bir şeyler dedi gülümseyerek. Alıp geldim köşedeki bakkaldan. Eskilere daldık, sohbet koyulaştı, dertleşmek ikimize de iyi gelmişti. Bak dedim, sana ne göstereceğim. O ana kadar kimseyle paylaşmamıştım koleksiyonumu. Ayrıca iyi birşey yapıp yapmadığımdan da emin değildim. On dört tane farklı tren modeli vardı elimde. Odaya gidip elimdeki kutularla beraber salona döndüm. Zar zor yere bırakabildim.

Bunlar ne oğlum dedi. Trenler dedim. Bir an kopan koluna doğru baktı istemsizce. Nasıl tepki vereceğini bilememiştim bir an ama kısa bir sessizlikten sonra, meşhur hınzır bakışlarından birini atarak, hadi açalım, kuralım yere, dönüp dursunlar etrafımızda dedi. Ha, bir de şu kasedin arkasını çevirsene.

Bir süre sessiz kaldı Raşit Abi.

Dayanamayıp sordum. Abi trenler nerede şimdi?

O akşamdan sonra Cengiz’e verdim trenleri. Ardından da çatallı sesiyle, aç be kardeşim şu şarkının sesini.

Tamamdır Raşit abi.

Break on Through (To the Other Side)