Bazı kitapların, o kitaptaki hikâyelerin, anlatımın, karakterlerin, kullanılan dilin ve kurgunun izleri bambaşka olabiliyor. Etkileniyorsunuz. Kitabı bitirdiğinizde ya bambaşka biri oluyor ya da bahsedilen hikâye ile ilgili tüm düşünceleriniz değişiyor. Ya da fanusun içinde yaşayıp giderken dışarıda ne hayatların yaşandığını, nelerin olup bittiği, insanların başına ne inanılmaz olaylar geldiğine şahitlik ediyorsunuz. Aynı dertten mustarip iseniz yalnız olmadığınızı, derdiniz günlük meselelerden ibaret ise farkındalığınızın artığı bir dünyaya geçiş yapıyorsunuz.  

Can Çelebi kitabı Bir Yara Bir Dilsiz Oda romanını okuyup bitirdiğimde ilk etapta ne düşüneceğimi hatta ne hissedeceğimi şaşırmış bir vaziyette kaldım. Gayet naif başlayan ve öyle de sürüp gitmesini beklediğiniz Tenzile’nin hikâyesinin vardığı noktanın üzerinizde yarattığı izleri, anlamını ancak romanı okuduğunuzda anlayabilirsiniz.  Ki aslında romanın konusuna; aile, evlilik, aile içi şiddet, cinsel şiddet, aşağılama, iftira, kötü muamele, yalnızlık, korku gibi meselelere ve bu meselelerin hepsinin ortasında duran kadın figürlerine o kadar aşınayız ki romanı okurken hiç zorlanmamış olmanız gerekmekte.

Fakat tam tersi, sadece Tenzile değil, romanın her bir karakteri (buna erkekler de dahil) toplumsal şiddetten, aile içi şiddetten, cinsel tercihlerin yaratmış olduğu şiddetten, hor görülmekten, görmezden gelinmekten mustarip bir şekilde, kötü muamelenin fiziksel ve ruhsal tahribatına maruz kalmış karakterler.  

Bir Yara Bir Dilsiz Oda her anlamda tam da bu çağın romanı. Yüzyıllardır süren kadın mağduriyetinin aynı hızda ve büyüyerek devam etmesinin romanı. Erkeklerin de durumunun farklı olmadığını, toplumsal ataerkil anlayış içerisinde onların da mağduriyetlerinin olduğunu tüm çıplaklığıyla gösterilmesinin romanı. Romanı alıp okuyun lütfen. Farkındalığınızı birçok açıdan geliştirecek olan bu çok güzel söyleşiyi de tabii!

Buyurun lütfen…

Aynur Kulak: Sizinle başlamak istiyorum. 9 Eylül Üniversite’si Güzel Sanatlar Fakültesi Tiyatro Bölümü “Dramatik Yazarlık” Amsterdam’da “Psikolojik Danışmanlık” ve “Psikopatoloji” eğitimleri gördünüz. Dramatik yazarlık eğitimizden gelen, psikoloji üzerine bir merakınız var gördüğüm kadarıyla. Bu bağlamdan yola çıkarak edebiyat ve kitaplar ve edebi eserler ile merakınız ne zaman başladı? İlk okuyup etkilendiğiniz kitap hangisiydi mesela?

Can Çelebi: Oldukça şanslı biri olduğumu düşünüyorum. İyi bir ailem vardı. Annem de, babam da kendini geliştirmiş belli bir dünya görüşü olan eğitimli insanlardı. Babam klasik Türk ve Batı müziği, Türk Halk müziği plaklarına, annem de kitaplarına düşkün insanlardı. Evimizde büyük bir kitaplığımız vardı. Annem her gece yatmadan önce okuyan ve bu alışkanlığı bize de kazandıran bir cumhuriyet kadınıydı. Gece okuduğu bölümleri, sabah kahvaltısında, kendince bir dille biz çocuklara anlatırdı. Her sabah arkası yarın dinler gibi bir sonraki bölümü merakla beklerdik. Ben okuma yazmayı öğrendikten sonra ev halkına minik notlar yazmaya başladım. Çok konuşkan dışa dönük bir çocuk değildim. Genelde dinlemeyi ve kendi içimde konuşmayı severdim. Böylece dile getirmekten çekindiğim şeyleri bu inanılmaz yöntemle diğerlerine aktarabildiğim için çok mutluydum. Sanırım tüm fantezi dünyası geniş çocuklar gibi dış dünyanın benim içimde kurguladığım dünyayı ele geçirmesini olabildiğince geciktirmek istedim. Fiziksel olarak sağlıklı bir çocuk değildim, bu yüzden fazla kontrol edilip sakınılan, pek dışarıya çıkarılmayan bir çocukluktu benimkisi. İlk okuduğum kitabım Sefiller çocuklar için redakte edilmiş bir versiyonuydu. Zaten kahvaltı seanslarında annemden dinleyip tanıdığım bu hikayeyi okumam bana çok şey kattı. Kendi başıma yepyeni bir dünyaya adım atmış olmak beni diğer kitapları da okumaya teşvik etti.

 Aynur Kulak: Çevirmensiniz, tiyatro oyunu çevirileriniz var. Yazmış olduğunuz birçok oyun da var aynı zamanda. Bir şekilde edebiyatın kıyılarında dolaşmışsınız. Çeviri ve oyun yazarlığı tarafınızdan biraz bahseder misiniz? Sizi edebiyata giden yolda nasıl besledi bu iki özelliğiniz?

Can Çelebi: Lise biterken tüm çevremde aile ve arkadaşlarımda bir telaş vardı. Herkes o korkunç sınava hazırlanıyordu. Ben zaten ne okuyacağımı biliyordum. Aileme Dokuz Eylül Üniversitesinde Tiyatro bölümü deyince hepsi Oyuncu/ Aktör olacağımı düşündü, ama benim bu güne kadar böyle bir yeteneğim olduğunu bilmediklerini söyleyip şaşırdılar. Ben özellikle, bilinçli olarak Dokuz Eylül Üniversitesini seçmiştim, çünkü o dönem de Ülkemizde sadece bu üniversitenin tiyatro bölümünde Dramatik Yazarlık anasanat dalı eğitimi veriliyordu. En büyük destekçim yine annem oldu. Sadece bu bölüme kayıt yaptırabilmek için Üniversite sınavına girdim ve eşit ağırlık puanıyla (O dönem böyle bir puamlama sistemi vardı!) bambaşka bir üniversitenin bambaşka bir bölümünü kazandım ama oraya kayıt yaptırmayıp DEÜ GSF tiyatro bölümünün üç aşamalı yetenek sınavlarına girip okumaya hak kazandım. Müthiş hocalardan dersler aldım. Hayatımın en güzel yıllarıydı, okul hiç bitmesin istedim. Ben o hocalarımın yol gösteren ışığında hep edebiyatın içinde oldum. Üç dil konuşuyorum. Bu üç dili eğitimimle birleştirip, Hollandaca ve İngilizceden çeviriler yaptım. Rahmetli hocam sevgili Prof. Dr. Özdemir Nutku özellikle çeviri konusunda beni yüreklendirip eğitti. Yıllar sonra onun `Bana Willam Deyin.` adlı müthiş oyununu Hollandacaya çevirmek de bana nasip oldu.

Ben yetişkin oyunlarımda büyük olayları (Toplumsal ya da kişisel) sıkışmış bir zaman aralığında olabildiğince minimalize ederek anlatmayı tercih ediyorum. Dramatik aksiyon genellikle biz oyunu izlemeye başlamadan önce ateşlenmiş oluyor.

 Çocuk oyunlarımı ise, dramatizasyon yöntemiyle çocuklarla çalışarak ortaya çıkartıyorum. Onlarla bir araya geliyor, ortaya basit bir kanava atıyor ve onların geliştirmesini istiyor, sonra tuttuğum notları sahne üzerinde tüm olanakları zorlayarak tekrar yazıyorum.

Aynur Kulak: Amsterdam’da “Aile içi şiddetle mücadele” çerçevesinde çalışmalar yürüten bir dernekte üyelik yapmaktasınız. Romana geçmeden önce bu dernekten biraz bahsetmenizi isteyeceğim. Çünkü bu dernekte şahit olduğunuz hikayelerin romanınız için tetikleyici ve besleyici unsurlar barındırdığını düşünmekteyim.

Can Çelebi: Bir Vakif´in yönetim kurulundayim. Vakfın adı Stichting KEZBAN. Aile içi şiddet ´i önleme ve onunla mücadele etmeyi , tabu´lari konuşulur hale getirmeyi kendisine amaç edinmiş bir vakıf. Çeşitli projeler geliştirip hayata geçirerek, direk alanda çalışan, aynı zamanda politika üreten bir oluşum. KEZBAN VURAL, Haziran 1999 yılında Hollanda da, boşanmak istediği kocası tarafından çocuklarının gözleri önünde, sokak ortasında öldürülen bir kadın. Evet, Türk kökenli. Bu olay ülke çapında ses getirdi, haftalarca protesto edildi. Hollanda KEZBAN VURAL´ı hala unutamadı. Onun ismi altında, diğer Kezban´lar olmasın diye bu vakıf kuruldu. Zaten isim hikayesi dahi buradaki tetikleyici unsur için yeterli değil mi? Evet bizim bir yardım ve danışma hattımız da var. Oraya gelen talepler, alanda çalışırken yüz yüze anlatılan hikayeler, açmazlar sorunu yaşayan kadınlarımız tarafında ilk ağızdan bize ulaşıyor.

Aynur Kulak: Bir Yara Bir Dilsiz Oda. Öznesi kadın olan çok sarsıcı bir romanla karşı karşıyayız. Aile, evlilik, aile içi şiddet, cinsel şiddet, aşağılama, iftira, kötü muamele, yalnızlık, korku… ve tüm bunların merkezinde bir kadın var. İlk ne zaman böyle bir roman yazma fikri aklınıza geldi? Gerçekten ne tetikledi sizi ve yazmalıyım artık diye düşündünüz?

Can Çelebi: Sanırım 2004 yılında bir gece bardak/kova taştı, o zamana kadar biriktirdiğim ne varsa kabına sığmaz oldu, aslında hikaye kafamda en ince ayrıntısına kadar neredeyse bitmişti, ben sadece PC´nin başına oturdum ve kelimeler, cümleler kendiliğinden dökülmeye başladı. Tabii ki hikayemi uzun uzun kurguluyorum. Karakterleri tek tek ele alıp kimliklerini, davranış biçimlerini, inandırıcılıklarını bir iskelet safhasından, ete kemiğe bürünüp gerçek birer insan oluncaya kadar ince ince işliyorum. Ben de yazma eylemi böyle gelişiyor. Tüm duyu organlarımla sadece bana dış dünyadan sunulanları bir video kamera gibi kaydediyor ve tek tek arşivliyorum. Sonra yazmaya başlayınca o arşivdeki kasetler birer birer oynamaya başlıyor ve ben aralarından o an, o olay, o bölüm, o kişi için gerekli ve uygun olanları seçiyor ve hikayeme montajlıyorum. Roman’ın kasvetli bir atmosferi var. Onlarca kez bodrum katında bir eve girip çıktım. Saatlerce o mekanda oturup, o daracık pencerelerden/camlardan gelip geçenlerin ayaklarını izledim. Kadın dayanışma derneklerini, camiileri ziyaret ettim.

Aynur Kulak: Tenzile’nin hikayesi gerçekten çok sarsıcı. Aslında gayet modern büyümüş, ailesi tarafından sevilen, desteklenen, okumuş, öğretmen olmuş bir kadının hikaye ilerledikçe başına fiziksel ve ruhsal her türlü şiddetin gelmesi, çıkış yolu bulamaması, çaresizliği inanılır gibi değil. Genelde okumamış kadınların başına böyle şeyler geliyor diye biliyoruz ama okumuş, meslek sahibi olmuş kadınların başına böyle şeylerin geliyor olmasındaki oran da istatistiklere baktığımızda çok yüksek. Bunu neye bağlıyorsunuz?

Can Çelebi: Sorunuzu iki aşamada cevaplamaya çalışayım. Birincisi Tenzile karakteri özelinde, ikincisi de genel anlamda olsun.

 Depresyon hafife alınacak bir hastalık değil. Gayet ciddi sonuçları olan, tedavi edilmesi gereken bir sorun. Burada bir psikiyatrist hikayeyi okuyup bana Tenzile için `Bu bir sendrom….` diye başlayan bir mesaj atmıştı. Sanırım Tenzile karakterinin TESLIMIYETI için bu doğru. Zaten Tenzile genel geçer özellikleriyle bir `tip` değil. Tip ve karakter birbirinden tamamiyle ayrıdır.Tenzile´nin bir karakter boyutu var.

 Bilmiyorum siz modern derken neyi kastetmek istediniz? Ama, evet sıradan, aslında Büyükannesine, annesinin durumuna bakılınca tutucu da denebilecek bir aileden geliyor. Kesinlikle bağnaz değiller ama annesi okuma yazma bilmeyen, kız çocuğu olduğu için hiç okula gönderilmemiş bir kadın. Dini inançları kuvvetli dominant (baskın) bir de Büyükannesi var. Babası bir işçi ve ramazanda dahi içki içen bir adam. Öyle bir annenin, erkek kardeşine hiç benzemeyen belki derinlerinde alkolle yatıştırdıġı, bambaşka psikolojik nedenler taşıyan oğlu. Hepsi bambaşka hikayelere konu olabilecek karaktere yakın kişiler. Tenzile yetmişli yıllarda eğitim enstitüsünde okumuş, geleneksel, evde politika, cinsellik gibi tabuların olduğu bir aileden geliyor. Aslında onun çalışma isteği,  aileye maddi katkı sağlamak için, çünkü oldukça fakirler.

Yaşadığı travmatik olay sonucu, kendini suçlaması, yapayalnız bir başına kalması ve özellikle babası tarafından dışlanması, istenmemesi, hiç destek görmemesi onun sonu oluyor. Keşke babası ona bir kez olsun sarılsa, ona sahip çıksa, senin suçun değildi kızım deseydi… Belki olaylar böyle gelişmeyecekti. Aslında Tenzile teslimiyetiyle intihar ediyor. İlk rüyasında intiharı bilinen yöntemlerle eyleme dökememesinin dini verileri var. O yaşarken intihar edip öldürüyor kendisini. Tenzile hep bir ölü.

Ayrıca bir demans hastasının algı biçimiyle, hatırında kalan olayları anlatan bir roman, Bir Yara Bir Dilsiz Oda. Hikayede, yaşlanmış, sevdiği kocasını kaybetmenin acısını yaşayan demans hastası bir kadının sadece bir gününe şahitlik ediyoruz. Sanırım Demans ve Alzheimer algı biçimini hastanın içinde bulunduğu duygu durum üzerinden anlama çabam da, 3 yıl önce aynı hastalıktan kaybettiğim, bire bir her safhasıni gözlemlediğim annemin etkisi var biraz.

Gelelim eğitimli kadınların durumuna. Aynı soruyu bir de tersinden soralım; sadece eğitimsiz ekonomik durumu kötü olan erkekler mi şiddet uygular? Hayır! Aynı şekilde sadece eğitimsiz, ekonomik özgürlüğü olmayan kadınlar şiddete uğramıyor. Her kesimden erkeğin kadına şiddet uygulamak için hep bir bahanesi var maalesef. “ Kıskandım, aldatıldım, reddedildim…” … Şiddetin faili ya da mağduru olmanın meslek sahibi olmak, eğitimli olmaktan daha çok içine doğduğumuz kültürle alakası var.

Şiddete uğrayan eğitimli meslek sahibi kadınlar maruz kaldıkları davranışın- bu durumun şiddet olduğunu ya çok geç, ya da hiç kavrayamıyorlar. Çünkü onlara öğretilen `kadın kimliği` bunun önüne geçiyor. Eğitimli kadınlar ayrıca bunu dile getirmekte daha çok zorlanıyorlar. Sosyal kontrol, kariyer korkusu, utanç, kabullenememe, kendini suçlama….

Aynur Kulak: Tenzile bir şekilde evleniyor ve Hollanda’ya gidiyor. Kocasının iktidarsızlık probleminden dolayı akıl almaz bir cinsel saldırıya, tacize, şiddete maruz kalıyor. Erk olan kusurlu olmasına rağmen (fiziksel ve ruhsal olarak) başta aile olmak üzere, herkes tarafından (toplum tarafında) bir şekilde korunuyor. Kusur ise; hiç kusursuz olmasına rağmen kadında aranıyor sürekli. Bu sadece ailesel değil, toplumsal da bir hastalık. Bunu neye bağlıyorsunuz?

Aynur Kulak: Romanın içimde yarattığı üzüntü, öfke ve kabul edememe halinden çıkamıyorum bir türlü ki; tüm bu yazılanları gerçekten yaşamış milyonlarca kadın var. Romanda kadının, kadına yaşattığı şiddet var. hem fiziksel hem ruhsal olarak. Tenzile’nin kayınvalidesiyle yaşadığı ilişki buna çok güzel örnek. Halbuki kayınvalide de bir mağdur olaya geniş çerçeveden bakarsak. Peki niye kadınlar kadınlara karşı bu denli acımasız? Aleni şiddet gören bir kadına karşı empatiden bu denli uzak?

Can Çelebi: Bu iki soruya tek bir cevap vereyim isterseniz. Öncelikle ben tüm röportajlarda R’nin durumu için KUSUR kelimesini elimden geldiğince kullanmamaya çalıştım çünkü cinsel yönelimi kesinlikle bir kusur olarak görmüyoruz. R cahil ve içinde bulunduğu durum onu böyle bir adam yapıyor. R,  Tenzile’yi değil Halil´i seviyor, Halil´e aşık. Onunla olan ilişkisi onaylansa belki dünyanın en mutlu en iyi adamı olacak. O da sistemin bir kurbanı. Aslında bu hikaye Tenzile kadar, hem R’nin hem de Halil ´in trajedisi, dramı.

Mesela en çok merak edilen şey, herkesin bir adı varken neden ilk kocasının ismi R…?  Tenzile açısından başka bir çok nedeni sıralanabilir, hatırlamak, o ismi anmak istememek gibi fakat benim bir yazar olarak kişisel edebi algımda, R alfabemizdeki en eril harf. Siz o harfe R derken biz burada ER diye okuruz. Bu yüzden kendimce kolektif, eril kültüre sembolik bir gönderme olarak R harfini seçtim.

Ben katil doğanlara inanan gurupta değilim. Bir katilin silah tutan ellerinin bir zamanlar bebek olduğuna eminim. İçine doğduğumuz kültür/sistem bu noktada çok önemli inanın.

 Ataerkil hegemonik sistemin kuralları erkekler tarafından konulmuştur. Bu sistem içinde çoğunluk erkeklerin kontrolü altında olsa da, her iki cins de onun aktörü olabilirler. Sistemin içindeki kadına (Hacer hanım ´lara) tek bir seçenek verilir o da – bu sistemin içinde var olabilmek için, erkeklerin belirlediği bu kurallara uymak ve bu yasaları gelecek nesillere aktarıp devam ettirmektir. Bu sistem ( Kolektif kültür) içerisinde bireyselliğiniz bir şey ifade etmez. Birey olma isteği / düşüncesi sistemi tehdit eder ve bastırılmalıdır, hatta cezalandırılmalıdır. Sizin istek arzu duygu ve düşünceleriniz gibi, bedeniniz de asla size ait değildir. Siz o sistemin malısınızdır, o kadar. Bu noktada sadece isimler değişiyor, Tenzile, Ayşe, Özgecan, R., İbrahim ya da Halil hiç fark etmiyor. Bu sistemin kurallarına göre sizin yaptıklarınızdan –sistem- içinde bulunduğunuz, içine doğduğunuz kültür sorumludur. Aile ele alındığında o çekirdek sistemdeki erkek, erkekler, eğer erkek yoksa en yaşlı kadın, kolektif kültüre karşı hesap vermekle yükümlüdür. Bu dogmatik kültürü tehdit eden bir/ her davranışınızda cezanızı da o belirler. Bu bağlamda, ne kadın kadındır, ne de erkek erkektir. Sadece kendilerine öğretilen/belletilen cinsel kimlik rollerinin birer taklitçileridirler. Çünkü sizin birey olma / kendiniz olma olasılığınız, cinselliğiniz, cinsel kimliğiniz – yöneliminiz de dahil olmak üzere elinizden alınmıştır. Kolektif kültürün bir çok baskı alanları var (Domain)… Erkeklik de bu baskı alanlarından birisi.

 “Bir Yara Bir Dilsiz Oda “ romanı bu meselenin tam odak noktasında duruyor. Sistem kutsallığını sürdürebilmek için kurban ister.

R kusurlu biri mi? Ya da R’nin yönelimi bir kusur mu? Kesinlikle değil. Ama kolektif kültürün beklentilerine göre evet, öyle kabul görüyor ve en iyi şekilde maskelenmeli, dile getirilmemeli, konuşulup tartışılmamalı, görünür olmamalı, hatta ona ve ailesine yaşam hakkı verilmemeli. R´nin tek bir çıkış yolu var, Evlenmeli, derhal bir çocuk sahibi olmalı…. Ve şu lanet olası erkekliğini herkese kanıtlamalıdır. Buradan bakınca aslında  `Bir Yara Bir Dilsiz Oda` romanında tek bir kurban yoktur. R de, Halil de ve tabii Hacer hanım da başlı başına kurbandırlar.

 Aynur Kulak: Kadının dilsizliği, konuşamaması, ifade edemeyişi… Üstelik Tenzile öğretmen. Bana en çok bu tarafı dokundu zaten. Toplum kadını neye mecbur ediyor da bir türlü konuşturmuyor? Kadının yaşadığı tıkanıklık tam olarak ne oluyor?

Can Çelebi: Tenzile özelinde cevaplarsak. Ölüler konuşmaz. Konuşamazlar. Ben romanı dışarıdan bir göz olarak değil de, tam da psikolojinin ana meselesi insanın iç dünyasından anlatmayı seçtim. Tenzile’nin kalbinden, aklından geçenleri, onun dilinden, hissettiği, algıladığı gibi çok fazla detaya boġulmadan, okuyucuya sunmaya çalıştım. Onun izini sürmede demans hastası bir kadının geçmişine dair hafızasında kalanlar haritası, öykü boyunca bize yol gösteriyor.

Kadının genel anlamda konuşamaması yine kültürel bir sorun. Biz aslında kadın erkek çoluk  çocuk çok konuşan insanlar değiliz. Bizde bir tartışma kültürü yok. Dinlemiyoruz, anlamaya çalışmıyoruz. Korkuyoruz. Tartışmanın hep kavga, kaba kuvvet olduğunu deneyimliyoruz.   Direk anlatmaktan çekinen insanlarız, dolaylı yolları seçiyoruz. Çok konuşan çocuklar için bile “çarp ağzına bir tane…“ gibi bir söylemimiz/alışkanlığımız var. Bizim kültürümüzde çok konuştuğu için hala acı çeken, dosdoğru söyleyip köylerden kovulanlar var. Bu yüzden mizahımızda, edebiyatımızda güçlü kalemler ortaya çıkmıştır, bu yüzden halk müziğimiz çok geniş ve derindir. Türkülerimizi dikkatlice dinleyin, hep bir ima sezeceksiniz. Kız evlenmiştir kayınvalidesiyle sorunlar yaşar ama söyleyemez, çünkü ayıptır, kırılan kol yen içinde kalmalıdır, o da bir umut, dere kenarında çamaşır yıkarken içten gelen bir şekilde türkü söylemeye derdini bu yolla dökmeye başlar… Müzik kültürümüz böyle anonim türkülerle doludur.

Değerli olduğuna inanan, hakkını arayan, konuşup tartışabilen, adalete güvenen, nesiller yetiştirmeliyiz.

Kendimiz olmalıyız, ama kendimiz gibi değil kendisi gibi olan, kendisi gibi olmanın ne değerli bir şey olduğuna inanan çocuklar yetiştirmeliyiz.

Aynur Kulak: Tüm bu olup bitenin, tüm bu şiddetin Avrupa’nın göbeğinde yaşanmasından bahsetmek istiyorum biraz. Avrupa’da yaşayan Türk aileler genelde aile kurumu konusunda daha sert, daha kemikleşmiş, daha gelenekçi, dışarıya neredeyse tamamen kapalı oluyorlar. Ancak olaylar ortaya çıktığında haberdar olunuyor içeride nasıl bir psikolojik ve fiziksel şiddet yaşandığından. Bunu neye bağlıyorsunuz?

Can Çelebi: Avrupa’da ya da Anadolu’da olmak bir şeyi değiştirmiyor. Nereye giderseniz gidin kendinizi de beraberinizde götürüyorsunuz. Her şey alenen, biline biline, herkesin gözleri önünde yaşanıyor. Burada da tüm caydırıcı etkenlere/önlemlere rağmen, Hollanda da doğup büyümüş kızlarını Türkiye’ye kaçırıp zorla evlendiren aileler var. Burada da kahvehanelerde namus nasıl temizlenir tavla partileri düzenleniyor.

Aynur Kulak: Yukarıdaki  soruya istinaden Avrupa’da özellikle oraya yerleşmiş yabancı ailelerdeki şiddet konusu nasıl ele alınıyor? Tenzile mağduriyetindeki kadınlar için alınan önlemler yeterli mi? Ki Türkiye’deki kadın cinayetlerinin korkunçluğunu düşünürsek alınan önlemler yetersiz mesela, caydırıcı değil.

Can Çelebi: Evet, göçmen olmak, kendi örf adet gelenek göreneklerinizle bambaşka bir toplumun içinde var olmak çok zor. Kendi kültürünüzü, dilinizi, dininizi yaşatmak istiyorsunuz. Bu bambaşka , güçlü yaygın kültürde daha korumacı daha içe kapanık oluyor insanlar. Tabii bu bir bahane değil. Hep bir asimilasyon, yok olma tehdidi altındaymış gibi algılıyor alt gurup kendini. Kendi  mahallelerini kendi yaşam alanlarını oluşturmanın nedeni bu. Entegrasyon tek taraflı olmuyor tabii… Batı toplumlarındaki yaygın yabancı düşmanlığı, ayrımcılık, her alanda size hissettirilen istenmeme hali ve ırkçılıkta göz önüne alındığında içe kapanma ister istemez daha da kemikleşiyor. Göçmen gurubun sosyal kodlarını anlamak, oradaki mağdurlara ulaşmakta biraz zaman alıyor. Şiddet ve onunla mücadele yollarına, yardım kuruluşlarına ulaşmak bireyler açısından daha sancılı oluyor.

Bunun yanında en azından Hollanda için söyleyebilirim ki yasalar Allaha şükür herkes için işliyor. Alınan önlemler yanında – yine de- daha yapılacak çok şey var. Çünkü bazen önlemin, yasanın, kağıt üzerinde olması sorunu çözmüyor. Bakın büyük bir gururla, Turkiye’mizde kadına seçme ve seçilme hakkı 1934 yılında verildi diyoruz, haklı olarak göğsümüzü gere gere, çünkü önemli bir kazanım  bu, ama maalesef bugün hala kadın sorunlarıyla ilgili konuştuğumuz konular oldukça utanç verici. Bu romanda 40 yıl önceki bir olayı anlatıyorum, bu gün ne değişti ? 40 yılda ne değişti soruyorum sizlere? Katedilecek epey yol yok mu sizce de?

Önlemlerin   caydırıcı olması kuşkusuz önemli. Soruna dahil olan tüm etkili disiplinlerin devlet eliyle bir araya getirilerek ortak bir çalışma yapılması ivedilikle gerekli diye düşünüyorum.

 Burada bir an durun ve ; “güçlü olan, zayıf olanı avlar, öldürür, yer, yok eder “ artık şu bildik doğal (selection) ayıklanma süreci ile ilgili aklınıza ne getirebilirseniz onu getirin. Ardından bir de şunu düşünün, “Medeniyet niye var?” Devletimiz, hükümetlerimiz, yasalarımız, kurumlarımız niye var? Bizi bu ilkel doğa kanunundan koruyup kollamak için, değil mi? İşte bu çerçevede tüm disiplinler bir araya getirilip ortak bir çalışma yapılmalı. Hem de hemen. Hiç   zaman kaybetmeden. Çünkü bu ülkedeki kadınlar kendilerini güvende hissetmiyorlar, ve böyle hissetmemeleri için pek çok nedenleri var, son 72 saat içinde eğer 5 farklı şehirde 5 kadın hunharca katlediliyorsa devletin hemen şimdi en etkili biçimde bir şey yapması gerekiyor. Gördünüz sorun bir avuç inançlı aktivistin özverili çalışması, sanatçıların topluma ayna tutmasıyla tam olarak çözülmüyor. Hatta o aktivistler, kadın cinayetlerini protesto ederlerken darp ediliyorlar. (Biraz önce kadın niye konuşamıyor diye bir soru mu sormustunuz?)

Baksanıza Medyada gün aşırı bir başka garip olaya şahit oluyoruz. Bir adam otobüste karşısında oturan kıza, ceza almayacağını bilerek, cesaretle, `kalk karşımdan orada oturarak beni tahrik ediyorsun` diyor. Kız ağzını açıp hakkını aramaya çalışınca da otobüs şoförü `kes sesini seni dinlemek zorunda mıyız?` diye azarlıyor kızı. Bir daha ki sefere hangi kadın böyle bir olay karşısında, kime güvenerek konuşmaya cesaret edebilir ki. (Affınıza sığınarak tekrarlıyorum, siz biraz önce bana kadın niye konuşamıyor? Kadının yaşadığı tıkanıklık tam olarak ne? diye bir soru mu sormuştunuz?)

Aynur Kulak: Tüm sorularım ve tüm cevaplarınız göz önüne alındığında Can Bey, öncelikle çok iyi bir eğitim sistemi olması gerekiyor sanırım. Bu yönde umutlanabilir miyiz yoksa artık çok mu geç? Çünkü hukuksal düzenlemeler ne olursa olsun; “Gebertip o kadını ya da ölesiye dövüp, paşalar gibi yatıp, çıkarım.” diyenlerle dolu etraf. 

Can Çelebi: Size aynen katılıyorum. Çünkü hapishaneler, namus cinayeti işleyip hüküm giymiş, bir de üstüne paşalık madalyası almış erkek egemen kültürün köleleriyle dolu. Hatta bir adamın bu nedenle hapse girmesi kendi aralarında bir parça hoş bile görülüyor. Kader kurbanı gibi ipe sapa gelmez bir de acınası altyazıları var, bu eli kanlı katilleri için. Hayır, hangi mantık, hangi vicdan bunu kabul eder? Ne demek paşalar gibi yatıp, çıkarım., Birinin yaşam hakkını elinden alıyorsun, birini öldürüyorsun, sen aleni katilsin. Bildiğin hunhar, bir katil. Neyin paşalığı bu anlamak imkansız.

Teşekkür ederim.          

Ben teşekkür ederim.