Parag Khanna, “21. Yüzyıl,  Amerika ya da Çin, Brezilya ya da Hindistan tarafından değil şehirler tarafında domine edilecek” diyor. Küresel stratejiler üzerine birkaç kitabı olan Khanna, bazı şehirlerin giderek istikrarsızlaşan dünyada iyi yönetilen adalar gibi olduğunu ve yeni dünya düzeninin temel taşı olacaklarını savunuyor.

Küreselleşme, ulusal egemenliği yıprattığı için bu yeni dünya düzeni ulus devletlerin küresel bir köyü olmayacak. Aksine, belki Hansa birliği ve diğer Orta Çağ ticaret ittifaklarına benzeyen, yarı-bağımsız şehir devletlerinin gevşek bir ağı olacak.

Orta Çağ ve 21. yüzyılın bu şehir devletleri arasındaki bir fark: Avrupa’nın azalan önemi. Dünyanın yarısı hâlihazırda şehirlerde yaşıyor olsa da, kentleşme hala -esas olarak Afrika ve Asya’da- hızla devam ediyor. Önümüzdeki 20 yıl içerisinde, 275 milyon Hintlinin ülkenin her yerinden şehirlere taşınacağı tahmin ediliyor. 2025 yılına kadar, Çin her biri 25 milyon nüfuslu 15 mega şehre sahip olacak. Avrupa için ise hiçbir şey görünmüyor.

Ama belki de, Avrupa zaten ulus devletlerin parçalı bir halinden ziyade şehir devletleri ağı olarak görülebileceği için. Mega kentlerin boyutu Meksika ya da Mumbai boyutundan olmayabilir ama en büyük şehirler kendi dayandıkları ülkeleri aşar ve kendi art bölgesine daha fazla benzeyen metropollerle daha çok özellik paylaşır.

Toplamda, Avrupa’da 200 bin üzeri nüfusa sahip 305 şehir var ve 1 milyon üzeri insanla 99 metropol alanı. Bu metropol alanlarının en büyükleri tarihsel kent çekirdeğini aşarak büyüdü. Londra metropolü 13,6 milyon civarı bir nüfusa sahiptir, bunların sadece %24’ü Londra’nın içinde yaşamaktadır. Paris metropolünde 11,9 milyon vatandaş yaşar, Paris şehrinin tarihi sınırları içinde ise en fazla %19’u yaşamını sürdürür. Üç ve dört numaraların ikisi de İspanya’da: Madrid (6,4 milyon) ve Barcelona (5,4 milyon). Beş ve altı Almanya’da: Ruhrgebiet ve Berlin (her ikisi de yaklaşık 5 milyon).

Bu harita Avrupa’nın birleşik şehir ağını gösterir. Kıta coğrafi şeklini korurken, her iki harita da ulusal sınırları siler ve Avrupa’nın büyük kent merkezlerini dolaysız bir netlikle gösterir: Londra, Paris ve İstanbul (10 milyondan fazla nüfusa sahip olanlar). Sonra İspanyol ve Alman mega şehirleri geliyor. Atina ve İtalya’nın üç büyük şehri sadece diğer büyük birleşik şehirler ağındadır. Avrupa’nın geri kalanında, Frankfurt, Birmingham, Budapeşte ya da Lizbon gibi orta ölçekliler ya da Antwerp, Gdansk ya da Bilbao gibi daha küçük olan metropoller hâkimdir.

20. yüzyılın büyük bölümünde, kentsel büyüme geçmişte kalan bir şey gibi görünüyordu, en azından tarihsel kent çekirdeğinin dışarıya aktığı Batı Avrupa’da böyleydi. İç Londra, 1911 ve 1991 yılları arasında yaşayanların %55 kaybetti. Paris şehrini 1921 ile karşılaştırıldığında %25’ten daha fazla küçüldü. Kopenhag’ın nüfusu karşılaştırılabilir bir zaman dilimi üzerinde %35 oranında azaldı. Şehirlerin çoğu uzak varoşlara ya da lüks sitelerin içine doğru aktı, etkin bir kentselliğe uzanan şehir çekirdeğinin ötesine geçti.

2000 yılından beri, kentsel drenaj, büyük ölçüde ulusal sınırların ötesine göç sonucunda tersine döndü. Ancak, tüm kentsel alanlar aynı hızda büyüyor – ya da her ne olursa olsun büyüyor. İtalya’nın ve Yunanistan’ın kent merkezleri bütün sakinlerini kaybediyor, Ruhr ve Katowice, Ostrava ve Bükreş’te olduğu gibi. En fazla artanlar? İstanbul ve Ankara ve Türkiye’den iki şehir daha ve Brüksel ve Amsterdam (yıllık yüzde 2’den fazla artanlar). Daha mütevazı büyüyen, İngiliz ve İskandinav şehirlerinin; Avrupa ve Türkiye genelinde kasabalardan yayılmanın oranı ise yüzde 1.

Frank Jacops